Duyuru

Collapse

Devamını görüntüle
See less

Retrovirüsler, ​​​​​​​İçimizdeki Virüsler

Collapse
X
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
new posts

  • Retrovirüsler, ​​​​​​​İçimizdeki Virüsler

    DERLEME
    İçimizdeki Virüsler: İnsan Endojen Retrovirüsleri ve Psöriazisle İlişkileri


    Dr. Selçuk ÖZYURTa
    aDermatoloji Kliniği, İzmir Atatürk Eğitim ve
    Araştırma Hastanesi, İzmir

    Geliş Tarihi/Received: 31.12.2008
    Kabul Tarihi/Accepted: 24.02.2009

    Yazışma Adresi/Correspondence: Dr. Selçuk ÖZYURT
    İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dermatoloji Kliniği, İzmir, TÜRKİYE/TURKEY
    sozyurtizmir@hotmail.com

    Copyright © 2009 by Türkiye Klinikleri

    ÖZET Kazanılmış immün yetmezlik sendromu (AIDS) hastalığının ortaya çıkması ve yaygınlaşma- sı retrovirüslere olan ilgiyi artırmıştır. Retrovirüsler, bir kılıf içerisinde başka hücrelere girebilen mobil genetik elemanlardır. Örneğin; AIDS hastalığına sebep olan virüs ekzojen bir retrovirüstür. Retrovirüs eşey (germ) hücresini enfekte ederek bir sonraki jenerasyona aktarılırsa endojen retrovi- rüs olarak isimlendirilir. İnsan endojen retrovirüsleri (HERV) milyonlarca yıl önce insan genomu- na girmiş orijinal virüslerin çok uzun dönem sonrası izleridir. İnsan genomunun yaklaşık %8’i virüs genlerinden oluşmaktadır. Bu genler zaman içerisinde aktivasyonlarını kaybederek insan genomu- nun normal bileşeni haline gelmişlerdir. Ancak bazı fizyolojik ve patolojik durumlarda HERV’lerin rolü olabileceğine dair bulgular elde edilmiştir. Bazı genlerin ekspresyonu veya regülasyonu için en- dojen retrovirüslerin gerekli olabildiği gösterilmiştir. Hatta insan ve şempanze genomlarının %99’unun ortak olmasından yola çıkılarak gen regülasyonundaki etkilerinden dolayı endojen retro- virüslerin insan evrimine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Özellikle bağışıklık sistemini ilgi- lendiren bazı hastalıklarda HERV’lerin etkisi olabileceği ortaya çıkmıştır. Bu hastalıklar arasında sistemik lupus eritematozus, multipl skleroz, romatoid artrit, şizofreni, maligniteler, immünglobu- linopatiler ve psöriazis sayılabilir. Psöriazis kalıtsal yatkınlığı olan bireylerde çeşitli faktörlerle tetik- lenen ve T lenfositlere dayalı otoimmün bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Pek çok çalışmadan elde edilen bilgilerle değişik mekanizmalarla aktif hale gelen HERV’lerin psöriazis genetiğinde ve pa- togenezinde rol oynuyor olabileceği düşünülmektedir. Bu kısa derlemenin amacı Türkçe literatür- de üzerinde çok fazla durulmamış olan HERV’lere ve bunların psöriazis gibi deri hastalıklarıyla olası ilişkilerine dikkat çekmektir.

    Anahtar Kelimeler: İnsan endojen retrovirüsleri; psöriazis


    ABSTRACT Emerging and generalization of acquired immune deficiency syndrome (AIDS) has direc- ted attention to the retroviruses. Retroviruses are mobile genetic elements that enter into other cells in an envelope. For example the virus causing AIDS is an exogenous retrovirus. If a retrovirus infects germ line cells and transferred to the next generation then it is called an endogenous retrovirus. Hu- man endogenous retroviruses (HERVs) are longlasting traces of the original viruses which have integ- rated to the human genome many million years ago. HERVs compromise 8% of the human genome. These viral genes loose activation in time and become normal components of the human genome. Ho- wever they may take part in some physiological and pathological conditions. It is suggested that, for ex- pression or regulation of some human genes endogenous retroviruses may be needed. Moreover as humans share about 99% of their genomic DNA with chimpanzees, endogenous retroviruses may ha- ve contributed to human evolution by regulation of the genes. HERVs are found to be involved in the pathogenesis of some diseases. Especially those that are related with the immune system, like: Syste- mic lupus erythematosus, multiple sclerosis, rheumatoid arthritis, schizophrenia, malignancies, immu- noglobulinopathies and psoriasis. Psoriasis is tend to be accepted as a multifactorial disorder caused by multiple genes triggered by some factors and resembling a T lymphocyte-mediated autoimmune dise- ase. HERVs which may be activated by different mechanisms seem to be involved in both the genetics and induction of psoriasis. The aim of this minireview is to direct attention to the HERVs and their re- lation to skin diseases like psoriasis as this subject is not widely investigated in Turkish literature.

    Key Words: Endogenous retroviruses; psoriasis

    Turkiye Klinikleri J Dermatol 2009;19(2):99-103
    Retrovirüsler, bir kılıf içerisinde başka hücre- lere girebilen mobil genetik elemanlardır. Retrovirüsler yaygın olarak bütün omurga- lılarda bulunur. Ayrıca bitkiler, funguslar, ökaryo- tik protistler ve prokaryotlarda da retrovirüs benzeri genetik elemanlar saptanmıştır.1 Retrovi- rüs kılıfı içerisinde RNA genomu bulunur. Retro- virüs genomu “revers transkripsiyon” denen yöntemle kendini kopyalar. Bu işten sorumlu en- zim “RNA bağımlı DNA polimeraz” (revers trans- kriptaz) virionun bir parçasıdır ve virüsün hücre içine girmesinden hemen sonra aktive olmaktadır. Virüs kaynaklı DNA içeriği, konakçı hücre DNA’sı- na kovalent olarak entegre edilir ve normal konak- çı DNA’sından ayırt edilemez hale gelir.2 Bu durumda artık virüs, provirüs olarak isimlendirilmektedir.

    Retrovirüsler eşey hücrelerini enfekte edip bir sonraki jenerasyona aktarıldığı zaman endojen ret- rovirüs (ERV) olarak isimlendirilirler. ERV’ler ko- nakçı genomuna entegre olurlar ve konakçının eşey hücre sekanslarına dahil olanlar Mendel ku- rallarına göre kalıtılırlar. ERV’ler konakçı DNA’sında uzun süre kalabilirler ancak enfeksiyon yapabilme özelliklerini entegrasyondan çok kısa süre sonra kaybederler. Bunun sebebi konakçı DNA’sının replikasyonu sırasında mutasyonlara uğramalarıdır.1,3 HERV insan genomunun normal bileşenleri- dir. Bunlar antik (primat evrimi) dönemde ekzojen retrovirüsler tarafından oluşturulan eşey hücre (germ line) enfeksiyonlarının kalıntılarıdır.4-7 HERV’ler insan genomunun yaklaşık %8’ini oluştururlar.1,4,8 Yani insan genlerinin %8’i aslın- da virüs genleridir. Ancak bunlar defektiftir ve enfeksiyöz virüs partikülleri oluşturamazlar. Bunlar milyonlarca yıl önce insan genomuna gir- miş orijinal virüsün çok uzun dönem sonrası izle- ridir. İnsan ve şempanzelerin genomik DNA’larının %99’u ortaktır.9 Bu yüzden türler arası farklılıkla- rın gen içeriğinden çok düzenleyici (regulatuar) sis- temdeki farklılıklardan olabileceği düşünülmek- tedir.10 Bu farklılıkları sağlayan büyük ihtimalle düzenleyici bölgelerdeki transpoze olabilen elemanlardır. Bir hücrenin genomunda değişik pozis- yonlara transpozisyon denen bir süreçle hareket edebilen DNA sekanslarına transpozon ( jumping genes) denir. Transpozisyon mutasyonlara ve ge- nomdaki DNA miktarında değişikliklere sebep ola- bilir (Barbara mc Clintock bu konudaki çalışmalarıyla Nobel tıp ödülünü almıştır). Hücre içerisinde iki çeşit transpozon vardır:
    1. DNA transpozonları: Genom içerisinde bir yerden bir yere RNA aracılığı kullanmadan trans- posaz enzimi aracılığıyla transpoze olurlar (kes/ ya- pıştır mekanizması)
    2. Retrotranspozonlar: Önce RNA’ya kopyala- nır, sonra revers transkriptaz yoluyla tekrar DNA’- ya kopyalanıp genoma girerler (kopyala/ yapıştır mekanizması).
    Üç ana grup retrotranspozon vardır:
    1. “long interspersed elements (LINE)”
    2. “short interspersed elements (SINE)”
    3. “long terminal repeat (LTR)”. ERV’ler bu gruptandır.8
    Bir haploid genomdaki ERV’lerin sayısı on kopya ile onbinlerce kopya arasında değişebilir.11
    Tam uzunlukta bir provirüs iki taraftan LTR’lerle kuşatılmış üç ana genden oluşur: gag, pol ve env. LTR bölümleri düzenleyici sekanslar içer- mektedir.
    İnsan genomunun %41’den fazlası retroele- manlardan oluşur; %13 LINE, %20 SINE ve %8 LTR’ler.12 LTR’lerin çoğu ERV’lerden gelmektedir. HERV’ler insan doku ve organlarının hemen he- men hepsinde bulunurlar. Bunlar arasında plasen- ta, embriyonik dokular, değişik tümörler, akciğer ve karaciğer sayılabilir.6,13 HERV transkriptleri genellikle pek çok mu- tasyonlar içerir ve herhangi bir fonksiyonel prote- in kodlayamazlar.5,8 Ancak bazı virüslerin sağlam “open reading frame (ORF)” leri vardır ve insan genomu içerisinde fonksiyon gösterebilirler. Ör- neğin, ERV-9 embriyonik ve hematopoietik hüc- relerde transkripsiyonda hızlandırıcı olabilir;14 insan tükürük amilaz geninin doku spesifik eks- presyonu için endojen retroviral sekanslar gereke bilir;15 HERV-W env proteini (syncytin olarak da isimlendirilir) plasentada bulunur ve sinsisyotro- foblast yapımında yer alır.16 Normal genomun par- çası olan HERV’ler proliferasyon, diferansiasyon, immünmodülasyon gibi önemli hücre proçeslerin- de rol oynayabilmektedirler.17 Hatta insan geno- munda en çok biyolojik olarak aktif retroviral grup olan HERV-K ailesinin regülatuar potensiyeli sa- yesinde komşu genlerin ekspresyonunu etkileye- rek insan evrimine katkıda bulunduğu düşünülmektedir.8 HERV’lerin sadece fizyolojik değil patolojik durumlarda da rolü olabileceği gösterilmiştir. Bun- lar arasında multipl skleroz; şizofreni; romatoid art- rit; sistemik lupus eritematozus; malign melanom, teratokarsinom ve insan meme kanseri gibi tümör- ler; B hücreli immünglobulinopatiler; kronik bit- kinlik ve immündisfonksiyon sendromu sayıla- bilir.18-27

    Bu hastalıklar genellikle psöriaziste olduğu gi- bi immun bozukluklarla ilişkilidir. HERV’lerin oto- immunitedeki rolü iki ana mekanizmaya dayanır.
    1. Direkt olarak: a) otoantijen kodlayarak, b) otoan- tijenlerle HERV proteinleri arasındaki moleküler benzerlik yoluyla, c) süperantijenik aktiviteyle. 2. İndirekt olarak: İmmün cevapları ve toleransı eks- prese eden genleri etkileyerek.1
    Psöriazis sebebi çok iyi bilinmeyen kronik bir deri hastalığıdır. Hastalığın üç ana karakteri vardır:
    1. Genetik yatkınlık. 2. Keratinositlerin diferansi- asyon bozukluğuyla giden epidermal proliferasyon.
    1. Otoimmün hastalıklardakine benzer şekilde de- ride ve sistemik immün bozukluklar.28 Bu üç ana başlığın birbiriyle ilişkisi, nasıl bir araya gelerek hastalık oluşturdukları çok açık değildir.
    Psöriaziste aktif lenfositlerin keratinosit pro- liferasyonunu indüklediği bilinmektedir. Ancak lenfosit aktivasyonunun sebebi tam olarak bilin- memektedir. Bazı yazarlar bunun otoantijen ya da süperantijen olarak davranan deri antijenlerine bağlı oluğunu düşünmektedir.29 Bu konuda bakte- riyel süperantijenler araştırılmış ancak klasik viral antijenler ve HERV’ler tarafından kodlanan anti- jenler üzerinde pek durulmamıştır.30 Multipl skle- roz gibi başka hastalıklarda rol oynadığı düşünülen HERV’lerin psöriazis immün aktivasyonunda da rol oynuyor olabileceği düşünülmektedir. Normalde aktif olmayan HERV’ler bazı durumlarda ekspres- yon göstermeye başlıyor olabilirler.
    Patolojik durumlarda HERV ekspresyonu baş-
    lıca;
    1. Ekzojen viral transaktivasyon yoluyla olabi- lir: a. Bazı DNA virüsler örneğin herpesvirüs ailesi HERV ekspresyonunu harekete geçirebilir.31,32 b. Bazı çalışmalarda psöriazisli hastaların %90’dan fazlasında HPV virüs DNA’ları saptanmıştır.33,34 Bir çalışmada psöriazislilerin serumunda HPV5’in L1 kapsid proteinine karşı dolaşan antikorlar tespit edilmiştir.35 HPV enfeksiyonları trans-aktivasyon ya da trans-komplementasyon yoluyla HERV reak- tivasyonuna yol açıyor olabilir. c. HIV 1 gibi RNA virüsleri de HERV reaktivasyonu yapabilir.36,37 AIDS hastalarında psöriazisin sık ve şiddetli görül- mesi bu şekilde açıklanabilir. Ya da;
    2. HERV ekspresyonu HERV-W, HERV-K veya HERV-E gibi retroviral aileler arasında trans-komplementasyon yoluyla da olabilmekte- dir.28
    Ultraviyole (UV)B’nin psöriazis üzerinde fay- dalı etkileri olduğu bilinmektedir. Yapılan çalış- malarda UVB ışımasının ERV-9 ekspresyonunu baskıladığı gösterilmiştir.38 Başka bir çalışmada HERV-E’nin UVB ile protein düzeyinde baskılan- dığı ortaya koyulmuştur.39 Bu bulgular, psöriazis te- davisinde kullanılan UVB’nin etki mekanizmaları arasında HERV ekspresyonunu baskılamasının da rolü olabileceğini düşündürmektedir. Bu da HERV ekspresyonu ve psöriazis arasındaki ilişkiyi destek- le- mektedir. Psöriaziste genetik yatkınlığın nasıl olduğu tam olarak bilinmemektedir. Çalışmalarda psöria- zise yatkınlık bölgesi olarak isimlendirilen bir gen bölgesi araştırılmış ve bu bölgeye “psöriazis suscep- tibility locus 1 (PSORS1)” denmiştir. Bunun HLA C üzerinde lokalize olduğu kabul edilmiştir.40 Sonra- ki çalışmalarda PSORS1, HLA-C üzerinde risk hap- lotip bölgesine (RH1) lokalize edilmiş ve daha ayrıntılı olarak markır M6S168 bölgesine harita- landırılmıştır. Bu alanda HERV-K ERV’ye ait frag- manlar bulunmaktadır. Psöriazisli hastaların periferik kan mononükleer hücrelerinde ve lezyon- lu derilerinde PSORS1 bölgesindeki HERV-K ERV’ye ait dUTPase içerisinde iki adet tek nükleo- tid polimorfizmi (snp) yani mutasyon saptanmış- tır.41 Bütün bu bulgular psöriazis ile HERV’lerin ilişkili olabileceğini kuvvetle düşündürmektedir ancak hâlâ HERV sekanslarıyla psöriazis genetiği ve patogenezi arasında araştırılmayı bekleyen pek çok konu vardır.

    KAYNAKLAR
    1. Urnovitz HB, Murphy WH. Human endoge- nous retroviruses: nature, occurrence, and clinical implications in human disease. Clin Mi- crobiol Rev 1996;9(1):72-99.
    2. Temin HM. The DNA provirus hypothesis. Sci- ence 1976;192(4244):1075-80.
    3. Molès JP, Tesniere A, Guilhou JJ. Reverse transcriptase activity in human normal and psoriatic skin samples. Br J Dermatol 2007; 157(3):482-6.
    4. Seifarth W, Frank O, Zeilfelder U, Spiess B, Greenwood AD, Hehlmann R, et al. Compre- hensive analysis of human endogenous retro- virus transcriptional activity in human tissues with a retrovirus-specific microarray. J Virol 2005;79(1):341-52.
    5. Blikstad V, Benachenhou F, Sperber GO, Blomberg J. Evolution of human endogenous retroviral sequences: a conceptual account. Cell Mol Life Sci 2008;65(21):3348-65.
    6. Löwer R, Löwer J, Kurth R. The viruses in all of us: characteristics and biological signifi- cance of human endogenous retrovirus se- quences. Proc Natl Acad Sci U S A 1996; 93(11):5177-84.
    7. Sverdlov ED. Perpetually mobile footprints of ancient infections in human genome. FEBS Lett 1998;428(1-2):1-6.
    8. Khodosevich K, Lebedev Y, Sverdlov E. En- dogenous retroviruses and human evolution. Comp Funct Genomics 2002;3(6):494-8.
    9. Ebersberger I, Metzler D, Schwarz C, Pääbo
    S. Genomewide comparison of DNA se- quences between humans and chimpanzees. Am J Hum Genet 2002;70(6):1490-7.
    1. King MC, Wilson AC. Evolution at two levels in humans and chimpanzees. Science 1975; 188(4184):107-16.
    2. Herniou E, Martin J, Miller K, Cook J, Wilkinson M, Tristem M. Retroviral diversity and distribu- tion in vertebrates. J Virol 1998;72(7): 5955-66.
    3. Lander ES, Linton LM, Birren B, Nusbaum C, Zody MC, Baldwin J, et al. Initial sequencing and analysis of the human genome. Nature 2001;409(6822):860-921.
    4. Schön U, Seifarth W, Baust C, Hohenadl C, Erfle V, Leib-Mösch C. Cell type-specific ex- pression and promoter activity of human en- dogenous retroviral long terminal repeats. Virology 2001;279(1):280-91.
    1. Ling J, Pi W, Bollag R, Zeng S, Keskintepe M, Saliman H, Krantz S, et al. The solitary long terminal repeats of ERV-9 endogenous retro- virus are conserved during primate evolution and possess enhancer activities in embryonic and hematopoietic cells. J Virol 2002; 76(5):2410-23.
    2. Ting CN, Rosenberg MP, Snow CM, Samuel- son LC, Meisler MH. Endogenous retroviral sequences are required for tissue-specific ex- pression of a human salivary amylase gene. Genes Dev 1992;6(8):1457-65.
    3. Mi S, Lee X, Li X, Veldman GM, Finnerty H, Racie L, et al. Syncytin is a captive retroviral envelope protein involved in human placental morphogenesis. Nature 2000;403(6771):785-9.
    4. Nakagawa K, Harrison LC. The potential roles of endogenous retroviruses in autoimmunity. Immunol Rev 1996;152:193-236.
    5. Perron H, Garson JA, Bedin F, Beseme F, Paranhos-Baccala G, Komurian-Pradel F, et al. Molecular identification of a novel retrovirus repeatedly isolated from patients with multiple sclerosis. The Collaborative Research Group on Multiple Sclerosis. Proc Natl Acad Sci U S A 1997;94(14):7583-8.
    6. Rasmussen HB, Perron H, Clausen J. Do en- dogenous retroviruses have etiological impli- cations in inflammatory and degenerative nervous system diseases? Acta Neurol Scand 1993;88(3):190-8.
    7. Karlsson H, Bachmann S, Schröder J, McArthur J, Torrey EF, Yolken RH. Retroviral RNA identified in the cerebrospinal fluids and brains of individuals with schizophrenia. Proc Natl Acad Sci U S A 2001;98(8):4634-9.
    8. Nakagawa K, Brusic V, McColl G, Harrison LC. Direct evidence for the expression of mul- tiple endogenous retroviruses in the synovial compartment in rheumatoid arthritis. Arthritis Rheum 1997;40(4):627-38.
    9. Ranki A, Kurki P, Riepponen S, Stephansson
    E. Antibodies to retroviral proteins in autoim- mune connective tissue disease. Relation to clinical manifestations and ribonucleoprotein autoantibodies. Arthritis Rheum 1992;35(12): 1483-91.
    1. Venables P, Brookes S. Retroviruses: poten- tial aetiological agents in autoimmune rheu- matic disease. Br J Rheumatol 1992;31(12): 841-6.
    1. Talal N, Garry RF, Schur PH, Alexander S, Dauphinée MJ, Livas IH, et al. A conserved id- iotype and antibodies to retroviral proteins in systemic lupus erythematosus. J Clin Invest 1990;85(6):1866-71.
    2. Büscher K, Trefzer U, Hofmann M, Sterry W, Kurth R, Denner J. Expression of human en- dogenous retrovirus K in melanomas and melanoma cell lines. Cancer Res 2005; 65(10):4172-80.
    3. Abraham GN, Khan AS. Human endogenous retroviruses and immune disease. Clin Im- munol Immunopathol 1990;56(1):1-8.
    4. DeFreitas E, Hilliard B, Cheney PR, Bell DS, Kiggundu E, Sankey D, et al. Retroviral se- quences related to human T-lymphotropic virus type II in patients with chronic fatigue im- mune dysfunction syndrome. Proc Natl Acad Sci U S A 1991;88(7):2922-6.
    5. Molès JP, Tesniere A, Guilhou JJ. A new en- dogenous retroviral sequence is expressed in skin of patients with psoriasis. Br J Dermatol 2005;153(1):83-9.
    6. Nickoloff BJ, Wrone-Smith T. Superantigens, autoantigens, and pathogenic T cells in psori- asis. J Invest Dermatol 1998;110(4):459-60.
    7. Leung DY, Hauk P, Strickland I, Travers JB, Norris DA. The role of superantigens in human diseases: therapeutic implications for the treat- ment of skin diseases. Br J Dermatol 1998;139(Suppl 53):17-29.
    8. Challoner PB, Smith KT, Parker JD, MacLeod DL, Coulter SN, Rose TM, et al. Plaque-asso- ciated expression of human herpesvirus 6 in multiple sclerosis. Proc Natl Acad Sci USA 1995;92(16):7440-4.
    9. Haahr S, Sommerlund M, Christensen T, Jensen AW, Hansen HJ, Møller-Larsen A. A putative new retrovirus associated with multi- ple sclerosis and the possible involvement of Epstein-Barr virus in this disease. Ann N Y Acad Sci 1994;724:148-56.
    10. Ramoz N, Rueda LA, Bouadjar B, Favre M, Orth G. A susceptibility locus for epider- modysplasia verruciformis, an abnormal pre- disposition to infection with the oncogenic human papillomavirus type 5, maps to chro- mosome 17qter in a region containing a pso- riasis locus. J Invest Dermatol 1999;112(3): 259-63

      Weissenborn SJ, Höpfl R, Weber F, Smola H, Pfister HJ, Fuchs PG. High prevalence of a variety of epidermodysplasia verruciformis- associated human papillomaviruses in psori- atic skin of patients treated or not treated with PUVA. J Invest Dermatol 1999;113(1):122-6.
    1. Favre M, Orth G, Majewski S, Baloul S, Pura A, Jablonska S. Psoriasis: A possible reser- voir for human papillomavirus type 5, the virus associated with skin carcinomas of epider- modysplasia verruciformis. J Invest Dermatol 1998;110(4):311-7.
    2. Stevens RW, Baltch AL, Smith RP, McCreedy BJ, Michelsen PB, Bopp LH, et al. Antibody to human endogenous retrovirus peptide in urine

    of human immunodeficiency virus type 1-pos- itive patients. Clin Diagn Lab Immunol 1999; 6(6):783-6.
    1. Lawoko A, Johansson B, Rabinayaran D, Pip- korn R, Blomberg J. Increased immunoglobu- lin G, but not M, binding to endogenous retroviral antigens in HIV-1 infected persons. J Med Virol 2000;62(4):435-44.
    2. Hohenadl C, Germaier H, Walchner M, Ha- genhofer M, Herrmann M, Stürzl M, et al. Transcriptional activation of endogenous retro- viral sequences in human epidermal ker- atinocytes by UVB irradiation. J Invest Dermatol 1999;113(4):587-94.
    3. Bessis D, Molès JP, Basset-Séguin N, Tes-

    niere A, Arpin C, Guilhou JJ. Differential ex- pression of a human endogenous retrovirus E transmembrane envelope glycoprotein in nor- mal, psoriatic and atopic dermatitis human skin. Br J Dermatol 2004;151(4):737-45.
    1. Nair RP, Stuart P, Henseler T, Jenisch S, Chia NV, Westphal E, et al. Localization of psoria- sis-susceptibility locus PSORS1 to a 60-kb in- terval telomeric to HLA-C. Am J Hum Genet 2000;66(6):1833-44.
    2. Foerster J, Nolte I, Junge J, Bruinenberg M, Schweiger S, Spaar K, et al. Haplotype shar- ing analysis identifies a retroviral dUTPase as candidate susceptibility gene for psoriasis. J Invest Dermatol 2005;124(1):99-102.

  • #2
    DNA'mızdan bir parça, Retrovirüsler

    Alp Güleç
    Bağışıklık sistemini zayıflatmasıyla ünlü, karanlık bir şöhret sahibi olan HIV virüsünün de dahil olduğu retrovirüs ailesi, revers transkriptaz enzimi ile RNA’dan DNA’ya dönüşüm yapabilen virüsleri barındırmaktadır. DNA’dan RNA’ya genetik bilgi aktarımı olan transkripsiyon işleminin tersini yaptıklarından retro olarak anılırlar.

    Retrovirüs hücreye girdikten sonra tek iplikçikli viral RNA’dan çift iplikçikli DNA oluşumu gerçekleşir ve provirus adı verilen bu DNA hücrenin çekirdeğine taşınıp hücre DNA’sına entegre olur. Devamında hücresel RNA polimeraz ile DNA provirüsünden RNA transkripsiyonu gerçekleşmekte ve bu RNA sayesinde mesajcı RNA(mRNA) olarak viral antijenler sentezlenmekte, bununla beraber genomik RNA oluşmaktadır. Genomik RNA virüsün nükleik asidini oluştururken mRNA viral proteinlerin sentezini başlatmaktadır. Bu şekilde DNA’nın replikasyon mekanizmasından yararlanılmış olur.

    lightboxlightbox





    Sentezlenen viral proteinler kapsit adı verilen, virüsün genomunu koruyan kılıfı oluşturur. İçerisine de nükleit asitler girer ve viral nükleokapsitler oluşur.

    Devamında ise bu nükleokapsitler hücre zarından dış ortama doğru tomurcuklanır ve bir virüs partikülü meydana getirir.

    Genomunu üreme hücrelerine entegre etmiş retrovirüsler gelecek nesillere aktarılabilirler ve bu sebeple ata canlılardan kalma binlerce retrovirüs kalıntısı bulunmaktadır. DNA replikasyonu sırasında mutasyona uğradıklarından bu kısımlar zararlı değildir. Ancak bu kalıntılara bakıldığında evrim teorisini doğrulayan önemli bilgilere ulaşılmış olur. Zira ata canlıların zaman içerisinde ayrıldıkları türlerin DNA’sında bu kalıntılar aynı yerde birebir bulunmaktadır.

    Retrovirüsler içerisine yerleştiği hücrenin genomuna entegre olduğunda kimi durumlarda kansere sebep olabilmektedikler. Kimi AIDS’li hastalarda kötü huylu tümör oluşumu gözlemlenmektedir.

    Bununla beraber nesiller boyu sessizce aktarılmış olan bazı retrovirüslerin zaman içerisinde mutasyonlar sonucu aktifleştiklerine de tanık olunmuştur. Bir gün daha kötü hastalıklara yol açmaları, kansere sebep olmaları olasıdır. Hatta çağımızın en önemli hastalıklarından birisi olan AIDS’e sebep olan HIV virüsünün maymunlarda evrimleşip insanlara geçtiğine dair bulgular bulunmaktadır.


    Kaynakça
    • Kurth, R; Bannert, Retroviruses: Molecular Biology, Genomics and Pathogenesis
    • Carl zimmer, A Planet of Viruses
    • Prof.Dr.Ömer Poyraz, Retrovirüsler ve enfeksiyon oluşturma mekanizmaları
    • Nelson PN, Human endogenous retroviruses
    • Sverdlov ED., Retroviruses and primate evolution

    Yorum yap


    • #3


      GDO’LU RETROVİRÜSLER KANSERİ TEDAVİ EDECEK

      Kozan Demircan
      Demir Adam en karizmatik süper kahramansa bulaşıcı hastalıklara sebep olan retrovirüsler de en tehlikeli süper caniler sayılır: Doğrudan DNA’ya bulaşan retrovirüsler vücutta yıllarca uykuya yatan AIDS gibi hastalıklara neden oluyor; ama genetiği değiştirilmiş retrövirüsler kanseri tedavi etmekte kullanılacak.


      GDO’LU HIV VİRÜSÜ KANSERİ YENER Mİ?
      Öncelikle kısa bir not: Burada GDO’lu ürünler zararlıdır/zararsızdır tartışmasına girmeyeceğim. Bu ayrı bir yazının konusu; ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: GDO, genetiği değiştirilmiş organizma demek ve insanlar normalde hastalık yapan retrovirüslerin silahlarını onlara karşı kullanmayı öğrendiler. Artık zararlı retrövirüslerin genetiğini değiştiriyoruz ve yakında GDO’lu retrovirüsleri kanser hücrelerine bulaştırarak bu kez de kanser hücrelerinin genetik hatalarını tedavi edip kalıtsal hastalıkları iyileştirmeye başlayacağız. Ancak önce retrovirüslerin neden normalde son derece tehlikeli olduğuna ve neden AIDS gibi ölümcül hastalıklara yol açtığına bakalım. Ardından da GDO’lu HIV gibi retrovirüsler ile gen tedavisi uygulayarak kanseri nasıl iyileştireceğimizi görelim.

      İlgili yazı: DNA’nın Tutkalı Kuantum Dolanıklık

      Retrovirüsler artık hem AIDS’e hem de kansere ilaç olacak.

      EGE ÜNİVERSİTESİ’NDE SORDULAR
      Dün Popular Science Türkiye ekibi olarak Ege Üniversitesi’nde bilim gelecekte dünyamızı nasıl değiştirecek konulu bir panelimiz vardı ve önceki ziyaretlerimden tanıdığım bir arkadaşım, “Hocam, retrovirüsler kalıtsal hastalıkların tedavisinde nasıl kullanılacak?” diye bir soru yöneltti. Bu hem halk sağlığını hem de biyoteknoloji öğrencilerini ilgilendiren önemli bir soruydu ve cevabını yazmaya karar verdim: Retrovirüslerin en tehlikeli yanı bulaştıkları hücrenin DNA’sını değiştirmeleri; yani GDO’lu gıdalar sizi rahatsız ediyorsa kötü bir haberim var. Doğa 4 milyar yıldır bunu yapıyor, bulaşıcı hastalık virüsleri insan genetiğini değiştirerek vücutta yayılıyor!

      İlgili yazı: İnternetinizi uçuracak en iyi 10 modem

      Retrovirüsleri gen tedavisini vücuttaki hücrelere enjekte etmekte kullanacağız.

      NORMAL VİRÜSTEN NE FARKI VAR?
      Vücutta hastalık yapan bakteriler (mikroplar) insan hücrelerinden küçükler. Normal virüsler ise en küçük bakteriden 1000 kat küçükler ve bilimsel olarak canlı kabul edilmiyorlar; çünkü kendi metabolizmaları yok, dolayısıyla da çoğalmak için başka canlılara muhtaçlar. Virüslere en basit ifadesi ile vücudun içinde yüzen protein kabukları diyebiliriz. Bunların içinde sadece bir miktar RNA ve DNA bulunuyor. Tıpkı diğer canlılarda olduğu gibi virüsler de genetik kodunu RNA ile DNA moleküllerinde saklıyor ve bunları konak hücrelere bulaştırarak onların içinde kopyalanıp çoğalıyor. Bu da zamanla konak hücrelerinin ölümüne ve bulaşıcı hastalıklara yol açıyor. Virüslerin farklı türleri var ve her virüs kendine özgü bir hücrenin zarına yapışıyor. Örneğin karaciğer hücrelerine bulaşan bir virüs dalağa bulaşmıyor. Tıpkı evinizin anahtarıyla başkasının kapısını açamayacağınız gibi.

      İlgili yazı: Ahtapot DNA’sı Uzaylı mı?

      Pembe HIV mavi insan hücresine bulaşırken. Yapay renklendirme.

      ANAHTAR-KİLİT OLAYI
      Virüsler hedef kitlesi olan hücreleri bulup dışına yapıştığı zaman, hücre zarının kilidini açıyor ve zarın geçirgen olmasını sağlayarak içindeki genetik materyali (RNA ve DNA) hücrenin içine boşaltıyor. Böylece hücrenin genetik kodunu değiştirip onu bir virüs fabrikasına dönüştürüyor. Böylelikle hastalıklı hücre işi gücü bırakıp sadece o virüsü kopyalamaya başlıyor. Hücrenin içindeki protein sentezleme fabrikaları olan ribozomlar, hücrenin DNA’sı yerine virüs kaynaklı RNA’yı okuyor ve RNA’daki genetik planı kullanarak sadece virüsün kopyalarını üretiyor. Aslında ribozomlar önce virüs aminoasitlerini üretiyor ve ardından bu moleküller birleşip enzimleri oluşturuyor. Enzimler de virüsün protein kabuğunu, RNA ve DNA’sını sentezliyor. Hepsi bir araya geldiği zaman da hücrenin içi yeni virüs kopyalarıyla doluyor.

      İlgili yazı: İnsan DNA’sı yeniden yazılıyor

      Retrovirüsler ile vücuda enjekte edilen gen tedavisi hastalıklı kanserojen DNA’yı tamir ederek sağlıklı DNA’ya dönüştürecekb

      PATLAYINCA VİRÜSLER ETRAFA SAÇILIYOR
      Hastalıklı hücreler şişip patlayana kadar virüs üretiyor. Ardından hücre zarı yırtılıyor ve virüsler kana karışarak başka hücrelere saldırıyor. Virüsler böylece vücutta hızla çoğalarak hastalıklara yol açıyor. Şansımıza insan vücudu virüslere karşı antikor moleküllerini üretiyor. Antikorlar hastalıklı hücrelere yapışıp onları virüs üretmeden önce öldürüyor. Böylelikle enfeksiyonu veya hastalığın yayılmasını önlüyor. Oysa normal virüsler retrovirüslerin yanında yeni doğmuş kedi yavrusu kadar masum kalıyor.

      RETROVİRÜSLER NASIL BULAŞIYOR?

      NEDEN SÜPER CANİ?
      Retrovirüslerin içinde ters transkriptaz denilen bir molekül bulunuyor. Bu molekül retrovirüsün bir anlamda bukalemun gibi renk ve desen değiştirmesine yol açıyor. Kısacası retrovirüsün hücrenin içinde asker kamuflajı giymiş gibi kendini belli etmeden saklanmasını sağlıyor. Düşünün; hücreye bulaşıyorsunuz ama vücut hastalandığını fark etmiyor! Nasıl oluyor derseniz: ters transkriptaz molekülü retrovirüs RNA’sını okuyup bunu DNA genine çeviriyor. Ardından bu zararlı gen dizisini hücre DNA’sının içine yerleştiriyor. Böylece insan hücreleri hem kendi DNA’sını hem de virüs DNA’sını kopyalamaya başlıyor. Öyle ki hücreler ölmüyor ve vücut için normal görevlerini yerine getirmeye devam ediyor. Ancak retrovirüs DNA’sı da vücutta yayılıyor. Bu sayede retrovirüsler yıllarca vücutta uykuya yattıktan sonra aniden hücrede kendini kopyalamaya başlayıp bir anda hücreleri patlatarak bütün vücuda yayılıyor. Bir anda o kadar retrovirüs ortaya çıkıyor ki antikorlar bir işe yaramıyor ve hastalık ilerliyor.

      İlgili yazı: İnternette teknik takip ve gözetimi önleme rehberi

      Hücrelerin içindeki ribozomlarda proteinler resimdeki gibi sentezleniyor.

      YENİ ANTİKOR ÜRETSEK?
      Elbette insan vücudu hücreye ilk bulaşan retrovirüsü hücrede üretildiği için tanıyor ve bu virüslerin kabuğuna yapışarak onların başka hücrelere kenetlenmesini önleyen antikorlar üretiyor. Oysa virüs DNA’sı vücutta yıllarca çoğaldığı için mutasyon geçiriyor ve örneğin, ilk retrovirüs enfeksiyonundan 10 yıl sonra kana karışan yeni retrovirüsler çoktan şekil değiştirerek eski antikorlara çoktan bağışıklık kazanmış oluyor.
      Bu noktada vücutta yıllarca süren bir enfeksiyon savaşı başlıyor; ama retrovirüsler sürekli mutasyon geçirerek antikorlardan kurtulmayı başarıyor. Öyle ki bağışıklık sistemi virüslerle mücadele için milyonlarca farklı antikor üretiyor.




      Ancak, bir saatten sonra bağışıklık sisteminin değişik antikor üretme kapasitesi kalmıyor ve retrovirüsler kontrolsüz şekilde çoğalarak kişinin hayatını tehlikeye atıyor.

      İlgili yazı: Renk Körlüğünü Düzelten Gözlük

      Artık hastalıkları bizzat kana karışıp hastalık yapan virüsler tedavi edecek.

      EN İYİ ÖRNEK AIDS
      AIDS’e kesin çare yazımda bilim insanlarının AIDS’e yol açan HIV retrovirüsünü bulaştığı insan DNA’sından tümüyle silmeyi başardığını söylemiştim; ama bu tedavi henüz klinik deney aşamasına geçmedi ve AIDS hastalarının Türkiye’de bu yöntemle tedavi olması şimdilik mümkün değil. Bu bağlamda, insan bağışıklık sistemi bozukluğu virüsü (HIV) doğrudan CD4 denilen bağışıklık sistemi hücrelerine bulaşıyor. Bu hücrelere yardımcı T hücreleri de deniyor. HIV, T hücrelerine bulaştıktan sonra ters transkriptaz ile taşıdığı RNA’yı DNA’ya dönüştürüp hücre DNA’sına aşılıyor. Aslında HIV’in yol açtığı AIDS insanları öldürmüyor; ama bağışıklık sistemini yok ettiği için insanlar basit bir soğuk algınlığına bile direnmekte zorlanıyor. Bazen insanlar hemen AIDS’e yakalanıyor. Bazen de hastalığın gelişmesi yıllar alıyor (HIV ya hücreyi öldürüyor veya işe yaramaz hale getiriyor).

      İlgili yazı: 14 Yaşında Kendini Donduran Kız

      İnsan vücudunda protein ayaklarıyla yürüyen virüs.

      RETROVİRÜS TEDAVİSİ
      Neyse ki retrovirüslere, örneğin HIV’e karşı kullanabileceğimiz ilaçlar var. AIDS hastaları virüsü kontrol altına almak için bu tür çok sayıda ilaç kullanıyorlar ve ilaçlar AIDS’in gelişmesini iki şekilde önlüyor: Ya ters transkriptaz molekülünün etkinleşmesini önlüyor ya da HIV’in hücreye yapışmasını engelliyor. Oysa bu ilaçlar AIDS’i iyileştiremiyor. Yalnızca hastalığın yayılmasını önlüyor. Bununla birlikte insan DNA’sında atalarımızdan kalma çok sayıda eski retrovirüs geni bulunuyor. Özetle insan vücudu retrovirüs DNA’sına alışık olduğu için bu virüsleri gen tedavisinde kullanmak mümkün oluyor.

      İlgili yazı: VPN engelleme nasıl aşılır?

      Retroviral gen tedavisi sayesinde ilaçlar yerini doktor virüslere bırakacak.

      İÇİMİZDEKİ HAİN
      İnsan türü 195 bin yıl önce ortaya çıktı; ama insansı atalarımızın izini 6 milyon yıl geriye sürebiliyoruz. Öyle ki retrovirüsler insanların evrimini bile etkilemiş olabilir. En azından birçok mikroba karşı bağışıklığımızı eskiden yendiğimiz retrovirüslerden bize bulaşan DNA parçalarına borçluyuz. Sonuçta insan DNA’sının yüzde 1 ila 8’ini virüs DNA’sı oluşturuyor, ama korkmayın: Kendi DNA’nızdan size virüs bulaşmıyor; çünkü hücrelerimizdeki milyon yıllık virüs genleri aradan geçen zamanda hemen tümüyle devre dışı kalmış bulunuyor. Ancak, bazı virüs genleri insanlarda bağışıklık sistemini çökerten kalıtsal genetik hastalıklara ve bazı kanser türlerine yol açabiliyor.

      İlgili yazı: Sansüre Karşı TOR ve Orbot Rehberi



      MADEM ÖYLE


      Biz de genetiği değiştirilmiş retrovirüsler ile kanseri tedavi edebiliriz! Nitekim elimizde ayrı bir yazıda anlatacağım CRISPR Cas9 enzimi var. Bu enzim canlıların DNA’sını istediğimiz yerden kesip biçmemizi sağlayan ve bilgisayardaki kes-kopyala ile kes-yapıştır komutları gibi çalışan bir tür moleküler makas.

      CRISPR aynı anda 15-20 gende değişiklik yapmamızı ve DNA üzerinde istediğimiz yerde (yerimizi kaybetmeden) değişiklik yapmamızı sağlıyor. Böylece CRISPR Cas9 enzimini genetik tedavide kullanıyor ve retrovirüslerin genetiğini istediğimiz gibi değiştiriyoruz.

      İlgili yazı: Dünya’ya En Çok Benzeyen Gezegen Bulundu

      Ribozomlarda protein sentezleri o yumak şekilleri kıvrımlar aslında protein ve diğer moleküllerden oluşuyor. Farklı renkler farklı moleküllere karşılık geliyor.

      EVCİL AIDS
      Örneğin, gelecekte HIV virüsünün genetiğini değiştirebilir ve AIDS hastalarına enjekte edebiliriz. Böylece evcil HIV, zararlı HIV DNA’sı taşıyan insan hücrelerine bulaşıp onları içeriden düzeltebilir. Aynı zamanda saldırgan kanser hücrelerine bulaşıp onları da sağlıklı hücrelere dönüştürebilir. Buna rağmen bazı sorunlar var: Öncelikle HIV kodunu insan DNA’sından silmeye yönelik klinik deneyler henüz başlamadı. İkinci sorun ise virüslerin hücre içinde mutasyon geçirebilecek olması. Sağlıklı (!) retrovirüsler mutasyon geçirirse hücreyi tedavi etmek yerine öldürebilirler.

      İlgili yazı: Ay Üssü Alfa Ne Zaman Kurulacak?

      Retrovirüsler sağlıklı genleri hücrelere taşıyacak.

      KAÇIŞ YOK
      Yine de GDO’lu retrovirüsler HIV ve kanser için en geçerli potansiyel tedavi yöntemi. Sonuç olarak HIV mutasyon geçirse bile insan DNA’sına bulaşma özelliği tüm HIV versiyonlarında ortak. Bu nedenle yakın gelecekte HIV’i güçlü mutasyon özelliğine rağmen vücuttan temizlemeyi başaracağız. Neden retrovirüs tedavisi kullanmamız gerekiyor derseniz çok basit bir nedeni var: CRISPIR Cas9 enzimi ile ürettiğimiz sağlıklı genleri vücuttaki tüm hasta hücrelere hızla şırınga etmemiz gerekiyor. Milyarlarca hücreye tek tek iğne yapamayız; ama bunun için vücuda bulaşmaya hazır virüsleri evcilleştirip kullanabiliriz. GDO’lu retrovirüsler işte bunu yapıyor; ama hücreleri tedavi edebilmek için önce genleri hücre DNA’sında doğru yerlere yerleştirmelerini sağlamamız gerekiyor. Yoksa kanseri iyileştirmek yerine insanların daha ağır hastalıklara yakalanmasına yol açabiliriz. Gelecek bölümde bunun detaylarının yanı sıra size genetiği değiştirilmiş organizmaları anlatacağım.

      HIV VİRÜSÜNÜ CRISPIR İLE DNA’DAN SİLDİLER
      İlgili Makaleler:
      1. AIDS’e Kesin Çare >> Amerikalı doktorlar HIV virüsünü insan DNA’sından sildi
      2. Fabrikada Üretilen Yapay Kan Geliyor >> Twitter’da kan verme çağrısı yapmak tarihe karışacak
      3. Evren’in Celladı Büyük Yırtılma >> Karanlık enerji 22 milyar yıl sonra evreni nasıl yok edecek?
      4. Özgür İrade Dediğimiz Şey Bir Yanılsama mı? >> GDO’lu beyin hücreleri üretildi, kontrol çipleri ve Yapay Zeka yolda
      5. Robot Doktorla Uzay Ameliyatı Devri >> Mini robotlar astronotları uzay giysisinin içinde ameliyat edecek

      Yorum yap


      • #4
        Kanser, HIV, Lyme ve Otizm Tedavisinde GcMAF’ten SURAMIN’e Uzanan Zorlu Yol- Dr. Dietrich Klinghardt



        Konvansiyonel patent tıbbı NE sorusuyla ilgilenir; hastada hangi şikayetler var, belirtiler NE, ona bakar.

        Oysa sorulması gereken soru, NEDEN’dir.

        Kanser başta olmak üzere tüm nüfus gruplarında çığ gibi artan kronik hastalık ve sendromlara yeni yeni adlar türetip koymaktan öteye gidemeyen hakim tıp ekolünün eksiğini kapamaya çalışan bir avuç azimli doktor onyıllardır NEDEN sorusunu sorarak kandidadan metale, küften virüslere, virüslerden Lyme’a, Lyme’dan parazitlere ve şimdi en son da, bütün bunların sistemde yer edinebilmesinin esas nedeni olan İMMÜN YETMEZLİK HALİNİN müsebbibi olarak Retrovirüslere ulaşmış durumdalar.

        İki ana retrovirüs grubundan bahsediliyor:

        a. İnsanın yeryüzündeki varlığı süresince genomuna yerleşmiş, genlerimiz arasında %8 gibi bir paya sahip olmasına rağmen immün sistemimiz tarafından metilasyon ve asetilasyon yoluyla şimdiye kadar başarıyla “susturulması” sağlanmış ‘endojen’, yani iç-kaynaklı, “öz” retrovirüslerimiz.

        b. Vücuda yediklerimiz yoluyla veya böcek/sinek/hayvan ısırmasıyla veyahut da aşılar ve immünterapi iğneleri gibi biyolojik ürünler vasıtasıyla zerk edilerek tanıtılan dış-kaynaklı, ‘eksojen’ retrovirüsler.

        Çevresel faktörlerden wi-fi (EMF/R) maruziyeti, metal ve kimyasal toksisitesi ile tarım ilaçlarının sinerjisiyle aktive edilen endojen retrovirüslerimiz tek başlarına [yarattıkları immün yetmezlik hali ile] kronik hastalık yaratmaya yeterken, bir de bunlara yeni çağ uygulamalarından, bebeklerin henüz anne karnından aşılarla maruz bırakıldığı dış kaynaklı retrovirüsler eklendiğinde çocukların kritik gelişim aşamaları arreste edilerek gelişimleri sekteye uğratılıyor, türlü gen mutasyonlarıyla yaşamaya çalışan çocuklarda yepyeni sendrom ve hastalıklar peyda oluyor.

        Aşağıda 40 seneyi aşkın zamandır hekimlik yapan, özgeçmişi çevrilemeyecek denli uzun, ülkemizde de başta bütüncül diş klinisyenleri olmak üzere detoks alanında çalışma yürüten sağlıkçılarca ve elbette hayli geniş Otizm ve Lyme camiasınca yakından tanınmakta olan ünlü hekim Dietrich Klinghardt’ın 2018 Mayıs’ında Chicago’daki geleneksel AutismOne kongresindeki sunumlarından birini Türkçe altyazılı olarak göreceksiniz.

        Bu sunumda Dr. Klinghardt’ın değindiği isimlerden Jeffrey Bradstreet (GcMAF), Kerri Rivera (ve klordioksit ile arınma protokolü), Dr. Marco Ruggiero (AutismOne kongresindeki geçmiş sunumu-Türkçe altyazılı), Judy Mikovits (aşılardaki Retrovirüs mevcudiyeti), Stephanie Seneff (Glifosat-Otizm), İnsan Eliyle Yapılan İklim Değişikliği Çalışmaları (havadan spreylenen alüminyum, baryum, kadmiyum ve diğer kirleticiler) ile ilgili yazı ve videolar için aşağıdaki linkleri takip edebilirsiniz.

        Dr. Klinghardt bu sunumunda, hastaların erişimi engellenen GcMAF’ten sonra kanserden HIV (AIDS’e), otizm’den Alzheimer’a, MS ve ALS’ye ve Lyme’a kadar pekçok kronik hastalığın tedavisinde kullandıkları ecza ve bitkisel ilaçların tanıtımını (ihtiyatlı davranarak da olsa) yapıyor.

        Doktorlarımızın ve hasta yakınlarının yakından inceleyebilmesi için Dr. Klinghardt’ın İngilizce sunumunun slaytları en altta, videonun Türkçeleştirilmiş metni altında verilmiştir.

        Herkese günaydın…
        Başlayabiliriz artık sunuma…

        Bu AutismOne konferansının tartışmasız hakimi Jeff Bradstreet‘ti biliyorsunuz. Otizm tedavisinde çığır açıcı çalışmalara imza atan öncüydü hepimiz için…
        2000’lerin başında Jeff ile aynı düşünce kuruluşunda yer aldık ve buradaki duruşumuz, Otizme farklı yaklaşılması (farklı şekilde ele alınması) gerekliliği üzerine kuruluydu.. Çünkü o dönemin tıp fakültelerinde Otizm konusundaki öğreti halen, Otizmin tedavi EDİLEMEYECEĞİ (çaresi olmayan bir hastalık olduğu) şeklindeydi. Aramızda bu çocukları çoktan iyileştirmiş (sağlığına kavuşturmuş) olanlarımız varken hakim görüş buydu ve bu da, bizim şahit olduğumuz GERÇEKLİK ile tıp fakültelerinde okutulmakta olan arasındaki uçurumun göstergesiydi.

        Aranızdan bilenler vardır, 3 yıl önce Jeff bu konferansta sunum gerçekleştirdikten 1 hafta sonra kliniği FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) tarafından baskına uğradı,
        ondan 1 hafta sonra da, göğsünde kurşun yarasıyla bir nehirde yüzerken bulundu…
        O yüzden…
        Bu konularda bilgi sunan kişiler olarak kendi aramızda “BU RİSKLERİN”(!) gayet farkındayız.
        Bu yüzden ben de tedavide kullandığımız ÇÖZÜMLERİ açıklama konusunda DİKKATLİ davranmak durumundayım.
        Önemli birtakım remedileri (ilaçları/çareleri) nereden/kimden tedarik ettiğimizi burada açıklayamayacağım.
        Bugün aramıza sızmış FDA ve daha gizemli bazı devlet kurumlarından yetkililere sesleniyorum o yüzden:
        Bugün burada bahsini edeceğim HİÇBİR İLACI kliniğimde bulamazsınız, dilerseniz buyrun basın muayenehanemi, tıpkı daha önce yaptığınız gibi…
        Biraz büyükçe bir ofis bizimki, biraz uğraştırır o yüzden ama buyrun gelin, bekleriz… Fakat hiçbir şey bulamayacağınızı bilin.
        Söyleyeyim de ben içimizdeki ajanlara…Göğsünden vurulmuş bir halde bulunan bir sonraki “herkesin iyi bildiği” maktül olmak istemiyorum!
        Böyle bir şey olmasa iyi olur diye baştan söyleyelim de biz…

        Almanya’da doğdum büyüdüm ben…
        Bir Alman olarak, haksızlığa karşı ÇIKIP KONUŞMAYI ÖDEV BİLEN bir kuşaktan geliyorum ben.
        O yüzden de bugün bunu yapmaya çalışacağım burada.

        Öncelikle şunu söyleleyim: Ben BİLİMADAMI DEĞİLİM, hergün hasta bakan bir tıp doktoruyum…
        Bazılarınız gibi ben de günde 16 saat çalışıyorum, çoğu haftasonu da hasta bakmaya devam ediyorum.
        Hayatımı adadım yani ben bu işe.

        Diğerlerinden biraz daha farklı olduğunu söyleyebilirim kendi deneyimimin, çünkü ben Otonomik Yanıt Testi (“Autonomic Response Testing”) denilen bir şeyle çalışıyorum.
        Bildiğimiz kan tahlilleri ve görüntüleme cihazlarının verebileceğinin ötesinde bilgiye ulaşmamızı, daha derine inebilmemizi sağlayan bir ENERJETİK TEST tekniği bu.

        1980’lerde, insanların sorununun KANDİDA değil, altta yatan CIVA TOKSİSİTESİ olduğunu keşfetmemi sağlayan bu teknikti işte.
        1990’larda, görülmeye başlanan pekçok hastalığın altında Epstein-Barr virüsü ve HERPES virüslerinin yattığını yine bu sayede hemen görebildik.
        2000’e gelindiğinde ise, Otistik çocukların %80’inde KO-FAKTÖR olarak LYME enfeksiyonunun rol oynadığını ilk HAYKIRANlardandım.
        Hatta geliştirdiğimiz yeni test yöntemleriyle bu oranın şu anda %100’e yaklaşmış olduğunu da söylemem lazım.
        Bugün ise size RETROVİRÜSLERDEN bahsedeceğim ve bence bununla, Otizme yol açan faktörler arasında EN DERİNDE YATAN ortak etmeni de sonunda bulmuş bulunuyoruz.

        Olay esasında, İNSANDAKİ ENDOJEN RETROVİRÜSLERİN AKTİVASYONU meselesi…
        ve bugüne kadar bunu NEDEN duymamış olduğunuza gelince…

        Jeff Bradstreet’in bu retrovirüs meselesini keşfetmiş olduğunu söyleyeyim size–kullandığı GcMAF adlı ürün bir ANTİ-RETROVİRAL ajandı!
        Bu yola giren HERKES ya MESLEKTEN MEN EDİLDİ ya ciddi TAKİBATA uğradı ye da İŞYERİ (laboratuvarı) KAPATILDI.
        Judy MIKOVITS‘inki gibi [bu retrovirüslerin mevcudiyetini gösterebilecek] laboratuvarlar KANUN DIŞI yollarla, şiddet kullanılarak ellerinden alındı.

        Retrovirüsler konusunda MENTORUM olan Judy şu anda seyirciler arasında ve kendisinin ‘VEBA’ [Plague] isimli kitabında bugün burada anlatacaklarımın bugüne kadar hiç duymadığınız perde arkası gelişmeleri bulabilirsiniz.

        Şunu da eklemek istiyorum; teşhis ve tedaviye RETROVİRAL HASTALIĞIN da eklenmesiyle OTİSTİK ÇOCUKLARI İYİLEŞTİRMEDE MUAZZAM GELİŞME SAĞLAMIŞ BULUNUYORUZ.
        Ve burada üzerine basarak “İYİLEŞME” [hastalıktan kurtulma] diyorum sizlere.

        Şimdi kısaca dünkü sunumda da bahsini ettiğim test metodumuza değinmek istiyorum.
        Otonomik Yanıt Testi dediğimiz bu enerji testi çokça Uygulamalı Kinezyoloji’yi andırsa da aslında oldukça farklı bir test.
        Nesnel bulgularla istatistiksel manada anlamlı korelasyon gösteren İLK tekniktir bu, yani bu şu manaya geliyor; bu çocukları HİÇ KAN FİLAN ALMADAN, İNVAZİF HİÇBİR YÖNTEM KULLANMADAN, onlara İŞKENCE ETMEDEN gayet güvenilir, tutarlı ve geçerli yöntemlerle TEST EDEBİLİYORUZ.

        Bir seneyi biraz aşkın bir süre önce [Prof. Dr.] Marco Ruggiero ile birlikte bir yayın yaptık, burada bu enerjetik test yönteminin bulgularını ultrasonla da doğrulamış olduk, ancak birlikte YENİ bir tanı yöntemi de geliştirmiş olduk böylelikle ve bu da elimizi çok daha güçlendirmiş oldu.

        Niye söylüyorum bunu?

        Çünkü Otistik çocukların neredeyse tamamında (%100’ünde) Lyme hastalığı var dedik, fakat Lyme KANDA yaşayan bir hastalık DEĞİL, o yüzden siz gider KANDA ARARSANIZ tahlille/tetkikle, LYME’ı BULAMAZSINIZ çocukta.

        Tıp bugün BUNU yapıyor işte; Lyme diye bir hastalık olmadığını “kanıtlamak” için bakterinin yaşamadığı YERDE arıyor hastalığı!

        Biz ise, Lyme çocukların BEYNİNDE olduğu için ULTRASON tekniğini kullandık ve Marco Ruggiero bu konuda hocalığımı yaptı, tıpkı daha önce Jeff’in yapmış olduğu gibi…

        Ultrason tutup önce beyinden kovalıyoruz mikropları ve KANA geçmelerini sağlıyoruz,
        sonra BÖBREĞE tuttuğumuz ultrasonla kandaki mikropların böbrekten geçip İDRARA geçmesini sağlıyoruz,
        ondan sonra aynı işlemi İDRAR KESESİNE uygulayıp mikropları vücuttan ÇIKIŞ noktasına kovalıyor ve ardından çıkan İDRARI ALIP ANALİZ EDİYORUZ.

        Ve bu yolla vardığımız sonuç: OTİSTİK ÇOCUKLARIN %98’İNDE LYME HASTALIĞI OLDUĞU yönünde oldu.
        Ve TAMAM dedik, kazdık kazdık hastalığın EN DİPTE yatan nedenine ulaştık!

        Ve fakat sonra Judy Mikovits’in ortaya koyduğu çalışmalarla gördük ki, BUNUN DA DERİNİNDE yatan BAŞKA faktörler varmış.
        Judy de tıpkı Jeff Bradstreet ve diğerleri gibi bizi HEP işin DAHA DERİNİNE İNMEYE teşvik eden dostlarımızdan oldu ve bu sayede Lyme’ın işin son noktası olmadığını, ONUN DA ALTINDA BAŞKA ŞEYLER yattığını öğrenmiş olduk.

        Ekranda otistik bir kız çocuğundan alınmış İDRARA ait PCR test sonuçlarını görüyorsunuz.
        ABD’deki ünlü bir üniversite hastanesinden KESİNLİKLE LYME HASTALIĞI OLMADIĞI(!) yönünde tanı almış bir çocuk bu.
        Saçmasapan bir KAN testine bakıp ‘sende hastalık yok’ buyuruyorlar yani.
        Ve PCR testiyle bizim bulduğumuz sonuçları görüyorsunuz burada…
        Bartonella, Ehrlichia ve farklı tipte Borrelia bakterileri bulduk.

        Asıl konuya girmeden önce, ‘otistik spektrum bozukluğu’nda uygulanan tedavilerin ana ilkeleri üzerine bir şeyler söylemek isterim.
        Dana Gorman, kendisi buralarda bir yerlerdedir mutlaka, ağır otizmli çocuğu dolayısıyla buldu beni 1990’larda ve bana “Klinghardt, sana bu arenada (otistik çocukların tedavisinde) ihtiyacımız var.” diyerek kolumdan tuttuğu gibi bu alana soktu beni.
        Şansım mıydı bu şanssızlığım mı, bilemiyorum…
        Ama bugün bu noktadayım işte…

        Retrovirüs konusunda girmeden önce, Otizm tedavisinde HALEN DAHA çoğunlukla GÖZ ARDI edildiğini gördüğümüz EN ÖNEMLİ temel prensibi açıklıyorum:
        -ortamdaki ELEKTROMANYETİK RADYASYON azaltılmak zorunda!

        10 yıl önce yaptığım fakat (!)hiçbir tıp dergisinde yayımlatamadığım(!) bir çalışma var:
        ilerleyen dönemde çocuğu otizm teşhisi almış annelerin uyudukları mekandaki ELEKTROMANYETİK DALGA maruziyeti seviyesini ölçümlemiştik bu çalışmada
        ve gördüğümüz, sağlıklı çocuk sahibi olan annelere göre otizmli çocuk sahibi annelerin 20 KATIN ÜSTÜNDE daha çok WI-FI RADYASYONUNA maruz kalmakta olduğu idi.
        Otizmde çok ama gerçekten ÇOK ÖNEMLİ bir faktör bu ve biliyorum, bu sunum bittikten sonra dışarı adım attığınızda çoğunuzun ilk unutacağı şey de yine bu olacak…
        Fakat bilin ki bu konu fazlasıyla önemli.

        Bir diğer konu da ALÜMİNYUM DETOKSİFİKASYONU.
        Mentorlarımdan bir diğeri, Stephanie Seneff bu konuda şahane bir sunum yaptı.
        Fakat alüminyumun sistemden arındırılması Chris Exley’in önerdiği gibi salt ‘Volvic Water’ [bir çeşit maden suyu] içerek pek mümkün değil maalesef, çok daha yüksek dozlarda ‘Lipozomal Silika’ almanız gerekiyor. Bunun için de BioSil marka ürünü kullanabilirsiniz (benim firmayla hiçbir bağlantım yok bu arada).
        Günde tek sefer yapılacak ‘İyonik Ayak Banyosu’ ile 3. günde vücuttan alüminyum atılım oranının %600 arttığını da yaptığımnız ölçümlerle göstermiş bulunuyoruz ve bu hakikaten iyileşme yolunda çok önemli bir adım.

        Tedavi programımızda ayrıca ‘Homeopatik Alüminyum’ kullanıyoruz ve [bir çeşit yosun olan] ‘Ecklonia Cava’, sindirim yolunda alüminyumu BAĞLAYIP vücuttan atılmasını sağlamak için İDEAL BAĞLAYICI [binder] bizim için.

        Ecklonia cava adlı kahverengi deniz yosunu, daha sonra yine geçecek, aynı zamanda ideal bir ANTİ-RETROVİRAL ajan.
        Geleneksel Çin ve Kore tıbbında bilinen ve kullanılan bir yosundur bu.

        Evet, ‘Sindirim Yolu Tamiri’… Bilmeniz gereken her şeyi duydunuz sunumlarda bununla ilgili fakat bu konuda şunu özellikle bilmenizi isterim ki, Kerri Rivera’nın MMS [klordioksit] ile tedavi protokolü halen geçerliliğini koruyor.
        Hala ÖNEMLİ tedavi protokollerinden biri…
        MMS’i hastalarında kullanan herkes Tabip Odaları’nca taciz edilip ve sıkı takibata uğramış durumda, tabii bunun ardında ilaç endüstrisi ve diğer çıkar odaklarının da parmağı var.
        O yüzden, otizm tedavisi arenasında MMS’in artık pek bahsi edilmiyor olsa da, MUAZZAM önemde olduğu bilinmeli!
        Kerri Rivera’nın kitabını okuyun. İsmi “Otizm Olarak Bilinen Belirtilerden Kurtulmak”.

        Onun dışında, “Bravo Yogurt” kullanıyoruz, onun yanında bazı çocuklar için ‘Thrive’ marka basilus-bazlı-megaspor probiyotiği de kullanıyoruz.

        Evde küflenmeyi önlemek ve azaltmak yine tedavinin önemli adımlarından.

        Ortamdaki ses ve ışığın azaltılması yine önemli; uyarıcı olarak bu çocukların hassas sinir sistemlerinin kaldırabileceğinden fazla olmamalı ortamdaki ses ve ışık, çocuklara İYİLEŞEBİLECEKLERİ ORTAMIN SAĞLANMASI LAZIM.

        Besin alerjileri tabii tabloda yerini alıyor…

        Bunun dışında, Lyme ve eşlikçi-enfeksiyonlar aranacak ve tedavi edilecek. yılı aşkın zamandır söylediğimiz bir şey bu, fakat bugün herzamankinden daha önemli hale gelmiş durumda tedavide.

        Ve daha sonra da, GLİFOSATIN sistemden arındırılmasına geliyor sıra.
        Glifosatı sindirim yolundan temizlemek için RESTORE kullanıyoruz biz.
        Bir çeşit turba (torf) ekstraktı bu…
        Bunun daha güçlüsü, konsantrasyonu daha yüksek olan ürünün ismi ‘Matrix Minerals’, Seattle bazlı BioPure firması sağlıyor bunu.

        Ve bir de… İlgili makaleyi slaytta alta koydum, Glifosat’ın vücut DOKULARINDAN, hatta BEYİNDEN sökülmesi bu hümik asit ve fulvik asit içerikli turba ekstraktları ile mümkün.
        Bu bilgi sizin için ÇOK önemli…
        Bir diğer yöntem de YÜKSEK DOZ GLİSİN kullanımı.
        Glisin, Glifosat ile yarışıyor sistemde… Glifosat, [normalde almanız gereken] Glisin [adlı AMİNOASİDİ]’nin sistemde bağlanacağı yerleri kapıp glisini devre dışı bırakıyor.

        Otizm tedavisindeki en temel bileşenlerdi bunlar.

        Alüminyumun, Otizm patogenezinde gözlemlediğimiz pekçok fenomenin oluşmasında rolü inanılmaz büyük.
        Chris Exley’nin yeni çalışması otistik çocukların beyinde, nörotipik (sağlıklı) çocuklara oranla çok daha fazla alüminyum taşıdıklarını gösteriyor.
        Tabii bu durumda herkes bu alüminyum nereden geliyor sorusunun yanıtını bulmaya çalışıyor ve ilk akla gelen de AŞILAR oluyor, ki doğrudur da…
        Ancak Alüminyum toksisitesinin bundan çok daha SİNSİ bir diğer KAYNAĞI da–ki bu HEPİMİZİ etkiliyor–GÖKYÜZÜNDEN YAPILMAKTA OLAN NANO-PARTİKÜL HALİNDEKİ ALÜMİNYUMLA SPREYLEME ÇALIŞMALARIDIR.
        Güneş ışınlarının atmosfere geri yansıtılarak yeryüzüne direkt olarak ulaşmasını, KÜRESEL ISINMAYI(!) engelleme çalışmalarıdır bunlar.
        Bu çalışmaları üstlenen/yürüten endüstri, interneti, böyle bir şey olabileceği fikrinin dahi nasıl da mümkün olamayacağını(!) bol alay ve istihza ile empoze etmekle görevli websiteleri ile doldurmakla meşgul.
        Oysa başınızı kaldırıp baktınız mı gökyüzüne görüyorsunuz bunun yapıldığını.
        Yaptığımız ölçümlerde EPA’nın belirlediği limitin bazen 7000 kat üstünde çıkan ALÜMİNYUM miktarları görüyoruz havada. 7000 kat fazla alüminyum!
        Soluyoruz bunu tabii ve haliyle, otizmli çocukların bu maruziyetle başa çıkma şansları da daha düşük.
        Yapılmış çalışmalardan biliyoruz; bu çocukların DETOKS MEKANİZMALARI DÜZGÜN ÇALIŞMIYOR ve Stephanie Seneff’in bana öğrettiği bir diğer şey de, Glifosat’ın kesintiye uğrattığı SÜLFAT.
        Artan Alüminyum toksisitesine bir de vücudun BÜTÜN DETOKS FONKSİYONLARI İÇİN KULLANDIĞI EN ÖNEMLİ MOLEKÜLDEN (sülfattan) GLİFOSAT eliyle mahrum bırakılmasını eklersek, aralarında nefis(!) bir SİNERJİ oluştuğunu da görmüş oluyoruz.

        Bu arada, spreylenen hava örneğinde yaptığımız testte GLİFOSAT DA ÇIKTI!
        Sıkılan karışımı üreten firma işe bakın ki Glifosat’ı icat eden AYNI firma!
        Sıktıkları karışımda ayrıca RETROVİRÜSLER ve MİKOPLAZMA gibi çok daha sinsi şeyle bulduğumuzu da ekleyelim!

        Evet… Hala İNANMAYAN varsa aramızda bu söylediklerimize, [uydu fotoğraflarına göre] 3 yıl önce atmosferin hali bu (soldaki resim), şimdilerde ise daha da koyu gri halde gökyüzü.

        Pekala… Wi-Fi hakkında yazılmış en iyi makale bu.
        Wi-fi vücut proteinlerimizin 7’de 1’inde kalıcı değişime yol açıyor, ki bu da anne karnında wi-fi’ya maruz kalan fetüsün neden…aslına bakılacak olursa olan şey şu:
        sahip olduğu tüm o membranlar ve vücuttaki her şeyin elektriksel özelliği yüzünden anne karnındaki fetüs radyasonunu üzerinde topluyor ve annenin vücudunun başka yerlerine kıyasla karnındaki radyasyon 20 kat daha yoğun oluyor.
        Aldığı radyasyon yüzünden fetüsün detoks mekanizmaları bozuluyor, o yüzden de hem aşılardaki Al hem de uçaklardan bırakılan alüminyum partiküllerinden vücudu arındırma mekanizmasından mahrum şekilde dünyaya gelmiş oluyor.

        Önemli nokta şu; buraya kadar bahsetmiş olduğumuz bütün her şey çocuğun sisteminde RETROVİRÜSLERİN AKTİVASYONU için gerekli ortamı hazırlamış oluyor!

        Şimdi biraz da bu retrovirüs konusundan bahsedelim.
        Bir defa, çocuklardaki retroviral aktivite ile otizm arasındaki ilişki geniş bir literatürle destekli.
        Arada güçlü ilinti olduğu bilinen bir şey.
        Bu konunun üzerine gidilememesinin TEK nedeni, teşhisi koyabilecek laboratuvarların kapısına bir bir kilit vurulmuş olması!
        Sürekli yaşadığımız şey bu; ortaya çıkması birilerinin işine gelmeyen (mahsurlu) bir hakikat varsa ya bunu söyleyen kişi ortadan kaldırılıyor ya da söylediğini ispat etmeye yarayacak mekanizma elinden alınıyor.
        Hekimler olarak retrovirüsler alanında araştırma yapma kapısı bize kapalı maalesef.
        Buna komşu birtakım laboratuvar testlerini yapabiliyoruz, evet…

        Pekala… Nedir bu Retrovirüsler?
        Başlıyoruz…
        Herpes virüsleri gibi DNA virüslerini biliyorsunuz, bunlar doğrudan gelip DNA’nıza yerleşiyor ve burada replikasyona gidip çoğalabilecekleri gibi susturulabiliyorlar da…
        RETROvirüsler ise RNA’ya girip yerleşen virüs tipleri…
        Genlerin protein yapmadaki işlem sırasını hatırlayın: DNA’dan RNA sentezleniyor, oradan da protein yapımına geçiliyor, bu proteinlerden de HORMONLARINIZ vs. meydana geliyor, yaşamın temel yapı taşları bunlar…
        İşte bu RETROvirüsler gidip kendilerini RNA’ya monte ediyorlar ve orada TERS-TRANSKRİPTAZ denilen bir ENZİMİ aktive ediyorlar.
        Bu enzimin devreye girmesiyle bir TERS-MÜHENDİSLİK hareketiyle virüs RNA’dan kalkıp DNA’nıza geçiyor.
        DNA yapınıza kendini yerleştirdiği andan itibaren geriye dönüşü yok, sonsuza dek orada kalıyor ve [hastalık yapmaması için] ya METİLASYONLA susturulması gerekiyor bu retrovirüsün ya da ASETİLLEME ile.
        Hücre içinde yapılması gereken iki büyük işlem bu.

        Ve burada bahsini edeceğimiz 2 farklı Retrovirüs tipinin de Merkezi Sinir Sistemini enfekte edip burayı alt-üst edebileceğini söyleyelim.

        Slaytın orta kısmına bakalım şimdi…
        Bildiğimiz 2 tip Retrovirüs var: İlki, diyelim grip gibi soluduğunuz havadan veya olduğunuz aşıdan vücuda DIŞARIDAN aldığınız tip.
        Bu tip [dış-kaynaklı] Retrovirüsün önemi yadsınamaz, ancak bundan daha da önemlisi İNSANDAKİ ENDOJEN RETROVİRÜSLER gibi duruyor.
        bin yıldır doğadaki mikroplarla iç-içe yaşamış insanoğlu, karşılaştığı pekçok Retrovirüsü de DNA’sına almış bulunuyor.
        O yüzden de, doğduğumuzda bu Retrovirüsleri halihazırda taşır halde geliyoruz dünyaya.
        Ve DNA’mızın bu Retrovirüsleri taşıyan kısımlarının hayatta olduğumuz müddetçe SUSTURULMASI gerekiyor.
        Ve bugün yaşamımızda maruz kaldığımız WI-FI’dır, GLİFOSAT’tır, ALÜMİNYUM VE CIVADIR…bunların HEPSİNİN insan DNA’sının RNA’sındaki bu bahsettiğimiz kısımları YENİDEN AKTİF HALE GEÇİRDİĞİ ve İNSAN yapısını TAMAMEN MUTASYONA UĞRATTIĞI tek tek gösterilmiş durumda.
        Bu slayt bundan bahsediyor.
        Detaya girip konuyu dağıtmak istemiyorum,

        Biraz da olumlu tarafından bahsetmek istersek bu Retrovirüs mevzusunun, mesela gen setimizdeki P53 gibi KANSER SUSTURUCU sistemleri bu Retrovirüslere borçluyuz.
        Geçen gün okuduğum bir yayında mesela annenin bedeninin fetüsü (cenini) neden reddetmediğini açıklıyordu…
        Gebe kaldığınızda immün sisteminizin cenini reddetmesi lazım normalde…öyle değil mi?
        İşe bakın ki, rahimdeki Retrovirüslerin (RV) immün sisteminizde tıpkı HIV’nin yaptığı gibi paraliziye yol açmasıyla vücudunuz cenini tolere edebiliyormuş gebelikte!
        Yani, hepsi kötü diye bir şey yok, fakat pekçoğu öyle…

        Bir bakalım…

        Yakında bahsi edilecek önemli konulardan biri de şu olacak; bu RV’ler kendilerini sizin bir parçanız haline getirdiklerinde genomunuzla da oynayabiliyor, ufak değişiklikler yapabiliyorlar.
        Judy’nin bana verdiği bilimsel çalışmalar arasında o da vardı–600 kadar filan çalışma yığdı önüme laf aramızda–ve bunlardan biri BENİM için inanılmaz enteresandı…
        çünkü MTHFR–hepimiz biliyoruz bu mereti, değil mi–işte, 10 yıl önce otistik çocuklarda bir de baktık ki bu MTHFR denilen mutasyonlar çıkıyor, homozigot/heterozigot…her neyse, aldığı farklı isimler fark da etmiyor aslında…
        O zaman dedik ki, olsa olsa ebeveynlerden birinden alıyordur bu çocuklar bu mutasyonlu genleri…
        Fakat HAYIR…Anne-babada yok bu genler?!
        Hem anne hem babada NORMAL genler var?
        Ama çocuğun genlerde ağır mutasyon (SNP’ler) var!
        ‘DE NOVO’ [kalıtımsal olmayan/yeni başlangıçlı] mutasyon deniyor bu duruma…
        Açıklaması ne olabilir bunun diye bakarken biz, Judy’nin gönderdiği yayında bir de baktık ki, meğer bu RV’ler sizin DNA’nızı kendisine uyacak şekilde DEĞİŞTİREBİLİYOR ve MTHFR mutasyonunu da bu şekilde ortaya çıkarabiliyorlarmış.

        Bu durumda uygulanması gereken tedavi kişiye Metil-B12 ve SAMe desteği vermek değil, DNA’nın BU KISMINI susturmaya çalışmak oluyor.

        ANTİ-RETROVİRAL tedavi uyguladığımız vakalarda MTHFR mutasyonunun ORTADAN KALKTIĞINI GÖRMEMİZİN SEBEBİ DE BU İŞTE!

        Retrovirüsleri ortadan kaldırmaya yönelik ilaç verdiğimizde oluyor bu…
        İşin çok daha derinine inen bir tedavi olmuş oluyor bu.

        Biraz atlayarak gitmem lazım şimdi…
        Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu-DEHB da retrovirüslerle ilişkilendirilmiş durumda.
        Şizofreni, iltihabi beyin hastalıkları, MS (multpl skleroz)–MS’le ilgili dünya kadar yayın var bu konuda–,meme kanseri, otoimmünite, Tip 1 diyabet, Tip 2 diyabet,
        kronik spinal-muskuler yetersizlik–Retrovirüsler kan damarlarının iç çeperinde şiddetli iltihaplanmaya (enflamasyon) neden oluyorlar, romatizmal eklem iltihabı...yine ÇOK sayıda yayın var bununla ilgili de…
        Geri kalanını okumuyorum…

        Bahsettiğim yayında demeye çalıştıkları kısaca şu: Retrovirüsler sizde MTHFR mutasyonları YARATABİLİR.

        Peki, nasıl enfekte oluyoruz bu retrovirüslerle?
        Hatırlayın, dış dünyadan alabiliyorduk bunları vücuda veya halizhazırda genlerimizde taşıdıklarımız aktive olabiliyorlardı…
        Bunlardan bahsetmiştik zaten; mikrodalga radyasyon, glifosat, alüminyum…[suskun RV’lerin aktivasyonunu sağlayabiliyor] Fakat literatürde daha çok geçtiğini gördüğümüz etmenler, daha ziyade başka enfeksiyonların tetkleyicisi olarak gördüğümüz Eppstein-Barr ve Herpes Tip 2 gibi virüsler.

        Şimdi, tüm bu Retrovirüsleri böcek ısırığından alabiliyoruz vücuda.
        Son yıllarda özellikle bu konuya odaklandık biliyorsunuz, izini sürdüğümüzde görüyoruz ki, çocuğu daha sonra otizm teşhisi almış annelerin gebelikten birkaç sene evvelki dönem içerisinde bit/pire tarafından ısırılmış olduğu ortaya çıkıyor. Ve bu annelerde yüksek Retroviral aktivite buluyoruz ve kullandığımız sistemle bu retrovirüsleri bit/pire ısırığından almış olduğunu da kanıtlayabiliyoruz.

        ABD’deki meşhur KENELER de dahil olmak üzere, PEKÇOK BÖCEĞİN yalnız BAKTERİ değil, RETROVİRÜSLER de taşımakta olduğuna dair literatür oldukça zengin.
        Bunlara BÖCEK RETROVİRÜSLERİ deniyor, çok fazla üzerinde durmayacağım şimdi ama burada KEDİ PİRESİNDEN [Lyme hastalığı bileşenlerinden] BARTONELLA kapabileceğinizi gösteren yayını görüyorsunuz, ki tıpta bu ‘KEDİ TIRMIĞI HASTALIĞI’ olarak geçer ve fark etmeseniz de birçoğunuzda da olan bir şey bu; yetişkinlerdeki tüm o eklem ağrıları, zihin bulanıklığı hep bundan ve otizmli çocukların büyük kısmında da Bartonella bakterisini buluyoruz zaten.

        Fakat… BARTONELLA ASLA RETROVİRÜSLERDEN AYRI GELMEZ SİZE,

        Bartonella taşıyıcısı HER böcekte Retrovirüs mevcudiyeti de gösterilmiştir bugüne kadar.

        Maalesef bu yayında, retrovirüslerin PİRELERİN DIŞKISINDA [dışarıda] 48 GÜN gibi oldukça uzun bir süre CANLI kaldıklarını gösteriyor bize.
        Köpeğiniz veya kediniz var diyelim… Köpekte pire var, pire gidiyor halıya dışkılıyor, sonra çocuğunuz gidiyor halıda emeklerken bunu yalıyor veya elini ağzına götürüyor ve SAĞLAM BİR DOZ RETROVİRÜS almış oluyor.
        Fakat çocuktan önce ANNE aynını yapmışsa gebe kalmadan önce, sonuçları bakımından bu daha büyük önem taşıyor, çünkü Retrovirüsler annede AKTİFLEŞMİŞ oluyor

        Gelelim AŞI MESELESİNE…
        Aşılarda KESİNKEZ–çalışmanın sırf vurgulanmış kısmını okuyacağım buradan– “zayıflatılmış CANLI VİRÜS aşılarında RETROVİRAL TERS-TRANSKRİPTAZ mevcudiyeti bulunmaktadır.”
        Birsürü aşı **kaynıyor** bu virüslerle…
        Bu durum **kasti** mi yoksa üretimin “yan etkisi” mi bilemiyoruz…
        Ben herzaman **en kötü ihtimal** üzerinden giden biriyim!

        Geçtiğimiz sene [2017] iki şahane çalışma yayımlandı:
        İlk defa(!) yanyana iki kohort; AŞILANMIŞ ve AŞILANMAMIŞ çocuk gruplarının sağlık durumları karşılaştırıldı.
        AŞILI gruptaki çocuklarda aşısız olanlara göre *yaşamboyu geçmeyecek* AĞIR(!) ALERJİ ve NÖROLOJİK BOZUKLUKLAR [beyin ve sinir sistemi rahatsızlıkları] görülme insidansı 14 kat fazla çıktı.
        14 kat fazla!
        Evet, bunu bir hazmedelim bakalım…

        Retrovirüsler ayrıca “HÜCRENİN TEHLİKE YANITI” vermesine neden oluyor, şimdi kısaca bundan bahsedeceğim…
        Şimdi… Virüs gelip hücre içinde kendine yer edinmeye, buraya yerleşmeye çalıştığında, hücre İÇİNDE bir STRES YANITI oluşmasına neden oluyor.
        Acele etmem lazım biliyorum, zaman kısıtlı…
        Bu kısmı atlayarak gitmemiz lazım çokça…
        Virüsün bu girişime karşılık vücut hücresi ATP açığa çıkarıyor.
        Hemen şuradaki resme geçelim…
        Solda gördüğünüz, hücreiçinde aktive edilmiş ATP…Çoğumuz biliyoruz ATP’yi; mitokondrilerce üretilir, bize enerji verir, hücrede kalır… di mi?
        İşte.. Hücre İMDAT sinyali verdiğinde; “Yardıma ihtiyacım var, sıkıntıdayım!” dediğinde, ATP molekülü bu defa hücre DIŞINA gönderilerek dış ortama bırakılıyor.
        Orada daha sonra yıkımlanarak ADP’ye, ondan AMP’ye, ondan da ADENOSİN’e dönüştürülüyor.
        Ve bu moleküllerin hepsi de hücre zarındaki reseptörlerle, yani PÜRİN RESEPTÖRLERİ ile iletişim kuruyor.
        Bunlardan en önemlisi P2Y (Pürin Reseptörü 2 Y).
        ÇOK önemli bunun rolü.
        –çok kısa keserek anlatmak durumundayım ama--işte OTİZM İSMİYLE tanımlanan BÜTÜN O BELİRTİLERİN kaynağı bu P2Y’deki disregülasyondur!
        Hücredışına geçmiş ATP ve bunun yıkımlanması sonucu oluşan moleküllerle modüle edildiği zaman bu reseptörler, Pürin reseptörüyle yapılan “konuşma” sonucu HÜCRE İÇİNDE ÇOK CİDDİ ENFLAMATUVAR (iltihabi) yanıtlar oluşmasına neden olmakta ve bunu da APOPTOZ, yani HÜCRE ÖLÜMÜ ile birlikte bugüne kadar otizmliler üzerinde yürütülmüş otopsi çalışmalarından gözlemlenmiş her şey takip edebilmekte.

        İşte bu reseptörlerin modülasyonunda kullanılabilecek 1 madde öne çıkıyor: ismi SURAMIN.
        Dünkü seminerde Suramin’den bahsettik…

        Şimdi… ATP’nin hücredışında yıkımlanmasıyla ortaya çıkan moleküllerce uyarılan bu hücre reseptörleri ÖĞRENME, HAFIZA, LOKOMOTİF BESLENME DAVRANIŞI VE UYKU kontrolüyle ilişkilendiriyor.
        Esasına bakılacak olursa şu an HEPİNİZİN bundan mustarip olduğunuzu söyleyebilirim çünkü AYNI ‘hücre tehlike yanıtı’ hepimizin maruz kalmakta olduğumuz WI-FI RADYASYONUNCA da tetikleniyor.
        Kısaca söylemek gerekirse…Bir de hücredışında ATP’yi ADP’ye, AMP’ye ve en sonunda da Adenosin’e yıkımlayan ENZİMLER var.
        İşte bu silsile EKTONÜKLEOTİDAZLARca etkinleştiriliyor.
        Ve bu enzimleri ölçümleyebiliyoruz bakın; –39 ve CD73.
        Bu marker‘lere kanda bakabiliyorsunuz ve vücut hücreleri ne kadar sıkıntıda ise dışarıya o kadar çok ATP sızıyor ve bunun sonucu ortaya çıkan moleküller de bu markerleri açığa çıkarıyor.

        İşin güzel tarafı bu durumun tedavi edilebilir olması…

        Sizlerle paylaşmak istediğim birçok şeyi şu an geçmek zorundayım…
        İlk çalışma 2014’tendi…Eski bir ilaç olan Suramin denenmişti…
        Suramin, 1916’da ortaya çıkmış bir ilaç!
        0’de de patentleniyor.
        Son derece zararsız, güvenle kullanılabilecek bir bileşik bu.
        Araştırmacılar önce farede deniyorlar, daha sonra da otistik çocuklarda deneniyor ve İNANILMAZ sonuçlar alıyorlar!
        Daha geçtiğimiz sene yapılmış çalışma bu ve hücre zarının dışındaki bu reseptörlerin MODİFİKASYONUYLA ÇOK BAŞARILI sonuçlar alınıyor, ilerlemeler kaydediliyor çocuklarda.

        Suramin’in yasal durumu muallak, FDA kurulmadan önce kullanıma girmiş bir ilaç çünkü bu…
        Merck’ün eski basım Tıp Klılavuzlarında geçiyor bu ilaç.
        Kullanımının yasal olması lazım ama?!
        Bulması biraz zor oldu bu ilacı, ABD’de bir firma üretiyor…
        Yasal durumundan ötürü biz de ilacın HOMEOPATİK FORMUNU yapmaya karar verdik, potansı Homeopatik ilkelere göre ayarlanmış bir ilaç oldu bu.
        Ve uyguladığımız otizm tedavi protokolünün MUHTEŞEM bir parçası oldu bu, çok ciddi ilerlemeler kaydediyoruz bununla…
        İnsanlar günde 2 defa 10 damla alıyor bunu; potans kodlaması pek alışıldık değil yalnız…
        Homeopatiye aşina olanlar bilir, bizde C6 ile başlarız, C7, C8 derken C30’a kadar gider potans.
        Sonra hepsini birleştirir çalkalarız, bu karışımı aldıklarında da harika sonuçlar ortaya çıkar.
        İsviçre ve İngiltere’deki kliniklerimde gayet rahat 20mg/kg şeklinde enjeksiyon olarak da verebiliyoruz bunu.
        20 dakikalık bir serum, yan etkisi yok ve tam manasıyla mucize, tek serumun etkisi 6 hafta sürüyor.
        Tıpta devrimdir bu…

        1980’lerde AIDS’te ne olduğunu hatırlıyorsunuz değil mi?
        İnsanlar patır patır ölüyorlardı, sonra AIDS hastaları birlik oldu, siyasiler üzerine baskı kurdular ve ihtiyaçları olan İLACI ALDILAR.
        Otizmde bunu göremedik maalesef ve bir an evvel olmasını sağlamamız lazım.
        Tıp doktorları olarak bizler bunu organize edersek meslekten men ediliriz, yaşamımızı idame ettirecek paramız olmaz, ancak eğer EBEVEYNLER olarak SİZ yaparsanız bunu, başarırsınız!
        Suramin’e legal yollardan ulaşabilmemiz lazım ilaç olarak!
        Ülkede eskinden kullanıyordu da, hiçbir zaman yasaklanmış veya yasadışı ilan edilmiş filan da değil!
        Ve fakat…. KANSER, OTOİMMÜN HASTALIKLAR, MS ve OTİZMDEN iyileştiriyor insanları….
        Yani… Devletin idari kurumları nezdinde NEDEN popüler OLMADIĞINI anlayabiliyorsunuz sanırım bu ilacın…
        FDA kendini İLAÇ SANAYİİ ÇIKARLARINI KORUMAYA tamamıyla vakfetmiş bir kurum.
        Tamamen KÖTÜCÜL (şeytani) bir kurum oldu çıktı bu federal devlet kurumu…

        Ülke kurucularından biri ne demişti?

        “DEVLETİN herhangi bir KURUMU DESPOTLAŞTIĞI takdirde KARŞI KONULMALI, engellenmeli ve DEVRİLMELİDİR.”

        Yani, fikriniz olsun diye söylüyorum…
        –Seyirciler Gülüyor, Alkışlıyor–

        Suramin’le ilgili dünya kadar yayın var, onları sıraladık ve fakat KANNABİS (KENEVİR/tıbbi esrar) kısmını da geçmek durumundayım.
        Buradaki ilk çalışmada şunu görülüyor; AIDS hastalarına KANNABİS verildiğinde, gördükleri anti-retroviral tedavi ile sinerjetik olarak hastaların iyileşme süresi kısalıyor ve daha uzun yaşıyorlar.
        Buradan KANNABİSİN çok başarılı bir ANTİ-RETROVİRAL ilaç olduğu çıkarımını yapıyorlar ki ÖYLE zaten.

        Judy dün bu konuda çok güzel bir sunum yaptı, işin bilmine dair derinlemesine bilgiler verdi, o yüzden ben bu kısmı geçiyorum.

        Ve buradan…TEDAVİ…kısmına geçiyoruz.

        TEŞHİSte 2 markerden bahsetmiştim hatırlarsanız, bunlardan ikincisi DPP-4 enzimi.
        Sistemimizde bulunan bir marker bu da…
        Fakat benim bakmayı tercih ettiğim markerlar–ha bir de, bir diğer ismi de CD26 bunun…
        İsteyen herkes laboratuvar tahliliyle baktırabilir bunlara…
        Retrivirüslerin aktivitesiyle değişime uğrayacak markerdır bu.
        Jeff Bradstreet sayesinde daha bir aşina olduğumuz marker’lara gelince, kandan ölçülen NAGALAZ enzimi seviyesi var.
        Çok kolay ölçülebilen bir şey bu, ne kadar yüksekse o kadar çok retroviral aktivite var vücutta demektir, bu kadar NET.
        Gayet iyi bir gösterge (marker) bu…Tabii yine düşmanlarımızca tü kaka ilan edilmiş olmasına şaşırmıyoruz…
        Gayet mahsurlu bir gerçeği açığa çıkarıyor da ondan!

        RANTES henüz bilmediğiniz bir şey…
        Altta bu kısaltmanın açık halini görüyorsunuz
        [Regulated upon activation, normal T-cell expressed, and secreted (RANTES)]

        RANTES’i tabii çene kemiğinde DENTAL ENFEKSİYONLARI olan yetişkinlerden biliyoruz, bu durumlarda RANTES değeri YÜKSELİYOR.
        Dişteki enfeksiyonla neden yükseliyor bu RANTES diye düşünür dururken biz, ortaya çıktı ki, RETROVİRÜSLERİN VÜCUTTA ÜREME YERLERİNDEN BİRİ DE ÇENE KEMİĞİ imiş. Ya… Çoğu zaman ÇEKİLMİŞ YİRMİLİK DİŞLERİN geriye bıraktığı yerde RETROVİRÜSLER CİRİT ATIYOR!
        Ve bunlar yüzünden RANTES oluşuyor…Bu da gayet ucuza test ettirebileceğiniz bir marker bu arada…
        Almanya’da 30 Avro’ya RANTES’i ölçtürebiliyorsunuz.
        Ve bakılan çocukların hepsinde YÜKSEK çıkıyor bu değer!
        Retroviral tedaviyi başarıyla uyguladığımızda ise bu değer DÜŞÜYOR.
        Şahsen en sevdiğim Marker olmuş durumda bu o yüzden…

        Burada biraz da RANTES’in literatürde geçen diğer kullanım alanlarını örnekledik sizlere…
        Kan damarlarının iç çeperindeki iltihabı gösteren bir marker kendisi.
        Eklem yeri iltihabını ölçümlemek üzere kullanılan bir marker aynı zamanda.
        Gerisini buradan okursunuz; sonuç olarak vücudumuzun farklı yerlerinde ortaya çıkan bu fenomenlerin HEPSİNDEN RETROVİRÜSLER SORUMLU.
        Literatürde eksik olan bir tek OTİZM, burada…

        Benim kliniğimde kullandığım en önemli testlerden bu, ailelerin bütçesini aşmayan gayet basit bir marker…
        O yüzden protokolümüzün bir parçası…

        Burada Judy’nin [retrovirüslerle ilgili] çalışmalarından bölümler var, bunları geçiyorum şimdilik…
        Kendisinin Kronik Bitkinlik Sendromu üzerine yapmış olduğu MUHTEŞEM bazı çalışmalar var, bu sendromun da Retrovirüslerle ilintisini ortaya koyuyor bu çalışmalarda.
        [anti-retroviral] Tedavinin başarılı olmasından belli ki, yetişkinlerde görülen Kronik Bitkinlik, RETROVİRAL kaynaklı bir hastalık–ne ‘Epstein-Barr’ burada altta yatan sorun ne de ‘Herpes VI’, ne ‘sitomegalovirüs’ ne kişinin ‘psikolojisi’ ne de ‘eşi’ buradaki sorun…
        Sendromun sebebi RETROVİRÜSLER.

        Judy harika bir çalışmayla, kronik bitkinlikten mustarip insanlarda KANDA bakılabilecek FARKLI MARKER’lar neler olabilir diye araştırmış, kaldı ki bunlar OTİZMDE görüklerimizle HAYLİ BENZERLİK gösteren şeyler.
        Kanımızdaki enflamasyon (iltihap) göstergesi marker’lardan IL-8 fazlasıyla yüksek çıkıyor Kronik Bitkinlikli kişilerde ve biz de AYNI marker’ın OTİZM’de yüksek seyrettiğini görüyoruz.
        IL-13 yüksek de çıkabiliyor düşük de…

        TEDAVİ’ye geçeceğiz, en heyecanlı kısım bu ve benim 5 dakikam kaldı, o kadarı yeterli olacaktır…

        Brokoli filizleri…
        Çimlendirilmiş brokolide SÜLFORAFAN öncülü moleküller var, çiğnendiğinde yıkımlanıyor bunlar.
        Burada da gördüm satıldığını bununla ilgili bir ürünün.
        Burada ilk sırada gördüğünüz çalışma hakikaten çok önemli sonuçlar çıkarmış.
        Otistik genç yetişkinlere az sayılabilecek bir miktar brokoli filizi yediriyorlar ve brokoli filizi verildiği süre boyunca tüm skorlar iyiden iyiye yükseliyor!

        Bu çalışmayı yürüten kadroyu da tanıyorum, kliniğimde de 3 yıldır filan bu brokoli filizini öneriyoruz hastalarımıza ama bu konuda BİLMEDİĞİM bir şey varmış meğersem, o da SÜLFORAFAN’ın harika bir ANTİ-RETROVİRAL ajan olduğu!
        Gelgelelim hiçbir yerde geçmiyor bu bilgi…

        İsimlerini unuttum ama bir şirket var burada, tablet halinde dönüştürülmüş brokoli filizi satıyorlar.
        Dün test de ettik ürünlerini, gayet iyiler.
        Burada bulunmalarının bir nedeni olsa gerek herhalde…

        İlki buydu..

        Tedavide bu ilk adımı lütfen hafife almayalım, insanların kendi brokoli filizlerini yetiştirip yemelerini tercih ederim.
        Brokoli filizinde Yetişkin Dozu (çünkü bunu MEME ve PROSTAT kanseri tedavisinde de kullanıyoruz aynı zamanda), artrittir, otoimmün hastalıklardır TÜM BU RETROVİRAL hastalıkların tedavisinde kullanıyoruz, yetişkin dozu; filizleri doğradığınızda günde 2 kere 2 tepeleme yemek kaşığı yiyorsunuz.
        Tadı da harika…
        Çocuklardaki KÜKÜRT alerjileri ile herhangi bir çapraz-reaksiyon da oluşturmuyor.
        Hiçbir tehlikesi yok..
        Çocuklar bundan biraz daha az alıyor.
        Brokoli filizleri 5 santime ulaştıklarında, anti-otizm için gerekli tüm öncül moleküller optimum miktara ulaşmış oluyor.

        Pek bilinmeyen Otizm tedavi araçlarında 2. sırada Sardinya Adası’ndan ‘Cistus Incanus’ (Laden Çiçeği) Çayı var.
        Sardinya Adası ve Akdeniz’de diğer bazı yerlerde yetişen bir tür çalı bitkisi ‘Cistus Incanus’.
        Ve hayret ettirici derecede etkili…Otistik çocuklara altı-üstü bir çay içiriyorsunuz (günde 6 bardak kadar) ve sadece birkaç hafta içinde bu çocuklardaki dönüşümü hayretle görüyorsunuz.
        Ve işe bakın ki, tüm bitki aleminde en güçlü ANTi-LYME ajanı olarak da bu bitki çıkıyor karşımıza; çok güçlü bir BORRELİA öldürücüsü.

        Onunla da bitmiyor, aynı zamanda doğadaki EN güçlü ANTİ-RETROVİRAL ajanlardan biri.
        Hatta üzerine yapılmış bir çalışma da var, burada görüyorsunuz…
        3’lü retroviral ajanlardan oluşan konvansiyonel ilaç tedavisine yanıt vermemiş HIV hastalarına veriyorlar bunu, ilaçlara bana mısın dememiş HIV hastalarına veriyorlar VE HEPSİ İYİLEŞİYOR,
        sırf ÇAYLA…
        Aynı zamanda çok güçlü de bir BİYOFİLM kırıcısı bu çay, biyofilm konusuyla ilgilenenleriniz varsa diye söyleyeyim.

        Evet, bu ikisi bütün otistik çocukları başlattığımız şeyler: BROKOLÜ FİLİZİ ve CISTUS (Laden) ÇAYI.

        CISTUS Çayı’nı ‘Ki Science’ firmasından almak gerekiyor çünkü piyasadaki tek GERÇEK ORGANİK çay onların.

        Çocuk çay olarak içmiyorsa bir kahve değirmeninde çekip yiyeceğine de karıştırabilirsiniz ayrıca bu bitkiyi.
        Bu tür sorunlara yardımcı olamıyorum ben tabii, çünkü otistik çocuğum yok. Burada otistik çocuğu olmadığı halde tedavi yöntemi anlatan ender doktorlardanım.
        Bu alana girmemin tek nedeni Dana Gorman’ın zorlamasıdır.

        Evet, bir sonraki şey de Marco Ruggiero’nun benimle birlikte geliştirdiği KREM.
        İnsandaki endojen retrovirüsleri susturmaya yarayacak tüm biyoaktif molekülleri içeren bir krem bu.
        1980’lerden, 1990’lardan bu yana Retrovirüsler konusunda çalışan, bu alanın önde gelen akademisyenlerindendir kendisi.
        O zamandan bu yana da “renkli” bir kariyere sahip olmuş biri Marco; bahsini etmiş olduğum takibatlardan payını almış doktorlardan kendisi, fakat HALA HAYATTA ve bugün de bildiklerini anlatmak için aramızda.

        Ortaya çıkan krem ise gerçekten şahane.
        Kullanan çocukların yarısı, boynun ön kısmına sürdüğünde, 6 hafta içinde çok büyük gelişmeler gösteriyor.
        Kremi ‘Sophia Nutrition’ kliniğimizden edinebilirsiniz.
        Websitesinden “SophiaFlow” isimli kreme bakın lütfen.

        Pakala… NEDEN?
        Bu krem NİYE önemli?

        Resimde bir kişinin, boynunun arkadan çekilmiş röntgenini görüyorsunuz.
        Daire içine alınmış kısımlarda baştan gövdeye inen toplar damardaki inanılmaz daralmayı, burada kan akımında oluşacak aksamayı görebiliyorsunuz.
        İşte bu gördüğünüz VENLERDEKİ (toplardamarlardaki) RETROVİRÜS aktivitesi!

        Eskiden kateter prosedürüyle açıyorduk damarları, fakat FDA ANINDA MÜDAHELE edip yasakladı prosedürü zira bir sürü AĞIR NÖROLOJİK RAHATSIZLIĞI OLAN İNSAN hastalığından KURTULUYORDU bu yöntemle.

        Ben kendim 3 çocuğu bu şekilde iyileştirdim,
        akşamdan sabaha TAMAMEN İYİLEŞMİŞLERDİ!
        OTİZMLERİ KALMAMIŞTI diyorum!
        Bir gecede TANI BIRAKTILAR.

        Kasıktan sokulan kateterle boyun damarlarındaki boğumlaşmayı açarak yaptık bunu.
        Damarlar açılınca beyindeki kan gövdeye akabilmeye başlıyor, öyle olunca beyne yeniden temiz kan da gidebiliyor.

        Muazzam değişimler gördük bu yolla.
        Ve hiç şaşmaz, ANINDA FDA yakamıza yapışarak prosedürü yasakladı! Malum çıkar grubunun sağlığı için tehlikeli iş görüyorduk çünkü!

        Bu krem işte o işe yarıyor, damar açıyor.
        Vakaların ağırlıklı kısmında işe yaradığını gördük.
        Boyun damarlarındaki sıkışma/daralma bazen öylesine fazla oluyor ki, mekanik şekilde girilip açılmasından başka çare olmuyor düzeltebilmek için. Artık bunu ne şekilde, nerede yaptırırsınız, bilemiyoruz…

        Kullandığımız bir diğer çare de yine ‘Ki Science’tan çıkmış bir toz karışım [RetroVPowder anti-retroviral mix]
        Bu firmayla finansal bir bağım yok, fakat derslerimi takip ettikleri belli…
        Karışımdaki ilk kalem: Takke çiçeği kökünden elde edilmiş Baikalin ekstraktı
        Judy Mikovits’in keşfidir bu; yıllar önce retrovirüs tedavisinde ilk olarak bitkisel bazlı bileşikleri araştırmaya girişiyor ve Takke Çiçeği (Scullcap) baktıkları tüm bitkiler arasında öne çıkıyor.

        Literatürden araştırdım biraz; ST John’s Wort (Sarı Kantaron) mesela, Prenses Diana’nın HIV tedavisinde kullanımı için yürütülen çalışmalara ciddi maddi destek sağladığı bir bitki
        ve o dönem yapılan çalışmalar da erken evrede kullanıldığı takdirde bu bitkinin bazı özel ektraktalarının HIV enfeksiyonunu tamamıyla temizlediğini göstermekte.
        Bu çalışmalar yayınlanır yayınlanmaz da, Diana esrarı hala çözülememiş bir şekilde ölüyor.
        Bradstreet ve diğer isimlerde şahit olduğumuz şekilde gelişen olaylar bunlar, sadece tarih olarak daha eski.
        Sarı kantaron ve retrovirüslere etkisi üzerine araştırmalar gayet net.

        YEŞİL ÇAY
        Reishi mantarı, ısırgan otu, zeytin yaprağı, kudret narı…
        Bunların tümünü ‘RetroV’ isimli üründe buluşturuyor Ki Science.

        FDA ne derse desin, ABD bazlı bir şirket değil bunu üreten firma, o yüzden FDA’in yetki alanı dışında kalıyor ürün.
        Postayla geliyor eve, görüntüsü de poşet çaydan farksız, nasıl engel olacaksınız insanların ulaşmasına, hadi görelim…
        İngiltere’den gelen bir “yeşil çay” ürününü yakalamak için dünyanın parasını dökeceksiniz demektir, haydi kolay gelsin…

        SURAMIN’le ilgili fazla ayrıntıya giremeyeceğimi söylemiştim ama Otizm için Suramin şu an EN büyük umut.
        Siz anneler bu ilacın legalizasyonunu sağlayabilir, en azından IRB içine aldırabilirseniz şayet–kaldı ki 100 yılı aşkın zamandır, hem de kayda değer hiçbir YAN ETKİSİ DE OLMADAN kullanılagelmiş bir ilaç bu…
        Ve bu çocuklarda gerçek manada MUCİZELER yaratıyor…

        Atlamamamız gereken son madde de ‘Pantotein’, yani B5 vitamininin yağda çözünebilen bir formu…
        Ve işte bu formu Retrovirüslerin etkisiz hale gelmesini sağlıyor!
        Bütün çocuklarda illa kullandığımız TEK vitamindir bu.

        Zamanım bitti, o yüzden diğerlerini hızlıca geçmem gerekecek…

        LUTEOLIN
        Bu konferansın en önemli sunumu bu değil, bu akşam saat 17.00-18.00 arası Dr. Nicola Antonucci‘nin vereceği sunumdur, ki kendisi de şu an bu salondadır.
        Luteolin’le hazırlanmış bir karışımdan bizi haberdar eden kendisidir.
        PEA – Palmitoylethanolamide ile birlikte kullanıyorlar Luteolin’i.
        Çok çalıştım ama söyleyemiyorum bu kelimeyi…
        Luteolin, çok güçlü bir anti-retroviral ajan.
        Diğer madde, PEA de “amandamid” miydi ismi, onu arttırıyor…
        Neyse işte adı…
        Endokannobinoid sistemle ilgili bugün bildiğimiz ne varsa, kendini buraya entegre ediyor ve burada ‘düzeltici’ işler yapıyor.
        Dr. Antonucci’nin yarattığı ürünün ismi ‘GliaLia’.
        -ismi heceliyor-
        Kesinlikle şahane bir ürün.
        Fevkalade bir araç hakikaten. Henüz kullanmadıysanız mutlaka verin çocuğunuza, etkisi mucizevi gerçekten.
        Şipşak da görüyorsunuz etkiyi…6 haftaya kalmadan insanlar muazzam olumlu gelişmeler gözlemliyorlar bu ürünle.
        Bununla ilgili sunum bu akşam 17.00’de.
        Ne yazık ki bu üründen de gelir sağlamıyorum…

        Ve maalesef buradaki nefis bazı bilgileri geçmek zorundayım…
        Ama slaytta kırmızı renkte gördüğünüz yerler esasında bize her şeyi söylüyor:
        Mast hücresi aktivasyonu ve beyinde glia gücresi aktivasyonunun tedavisinde kullanıyoruz bunu.
        Ve çocuklarda olduğu kadar yetişkinlerde de kullanıyoruz.

        Bu arada, Lyme için kullandığım tedavi metodu Otizm için kullandığımla tıpatıp AYNIdır benim.
        Hiçbir fark yok aralarında çünkü.
        Lyme hastalığı bakteriyel bir hastalık filan değil, bakteriyel enfeksiyonun oluşturduğu Retrovirüs aktivasyonu sorunudur.

        Ve burada yine… “PEA, glia aktivasyonu için antidot etkisi gösteriyor” diyor
        Kullanımı gayet basit ve emniyetli, fevkalade bir araç ve Otizmde 30 yıldır çaresini aradığımız şeyi yapıyor işte!
        Sonunda bulundu ve herkes de ulaşabilir.

        Ecklonia Cava … BioPure firmasından bu ve kahverengi bir okyanus algi (yosunu) bu.
        Dün Chris Shade ‘Binder’ dediğimiz toksin/kimyasal bağlayıcılardan bahsetti biliyorsunuz.
        Bundan daha iyi BINDER (bağlayıcı) bulamasınız.
        Kahverengi bir deniz yosunu bu ve üstelik tek başına ŞAHANE anti-retroviral etkiye de sahip, ancak onun dışında sindirim yolundaki ALÜMİNYUMU bağlıyor, bağırsak bakterilerinin tutmakta olduğu GLİFOSATI da söküyor, ayrıca sistemde dolaşımdaki CIVAYI da bağlıyor.

        Bizde tedavi gören çocukların pekçoğu bu yosunu kullanıyor, çok çok da iyi tolere edildiğini söyleyebilirim.
        Diğer pekçoğu gibi bu da mucizevi bir yöntem…

        MEYANKÖKÜ’nü intravenöz (damaryolundan uygulanan) terapilerde kullanıyoruz.
        Damaryolundan uygulanabilecek EN manalı terapilerden bir OZON vardır, üçlü ANTİVİRAL etkileri olduğu bilinir, bir de MEYAN var.

        Meyandaki bu ‘glisiretinik asid’ tam manasıyla muhteşem bir şey.
        Lakin çocuklarda IV (damaryolundan) terapi yapmıyorum ben, çünkü uyguladığım enerjetik ölçüm yöntemi çocuğun muayenehaneme geldiğinde benden KORKMUYOR olmasını gerektiriyor.
        Tek bir kere iğne batırın bir çocuğa, ömürlerinin sonuna kadar sizden korkacaklardır.
        Öyle olunca da işimi yapmama ve onlara yardımcı olmama izin vermeyecekler demektir.
        Gelgelelim, ergenliğe erişmiş otistik çocuklarda çokça uyguladığımız bir yöntem bu.
        Ve hakikaten şahane sonuçlar veriyor; çünkü ÇOK ÇABUK etki eden bir ANTİ-RETROVİRAL rejim bu.
        Onun yanısıra ADRENALLERİ de ayağa kaldırıyor meyan.

        Onun haricinde SELENYUM var elimizde…
        Bu da 80’lerde Afrika’daki araştırmalardan gayet iyi bildiğimiz bir besin öğesi; toprağı selenyumdan zengin bölgelerde yaşayan insanlarda HIV saptanmasına rağmen, klinik olarak herhangi bir şekilde hasta DÜŞMEDİKLERİ görülmüştü.

        Retrovirüslerden NE DENLİ HASTA DÜŞECEĞİNİZ, sisteminizde ne kadar SELENYUM bulunduğu ile DOĞRUDAN alakalı!
        YIĞINLA çalışma var bu konuda…

        ‘Pantotein’ (B5 vitamini) dışında, OTİSTİK HER ÇOCUĞUN ALMASI ŞART OLAN bir diğer besin öğesi de SELENYUM ve bunun da aminoasitle bağlı formunun (selenosistein veya selenometiyonin) kullanılması gerekiyor.

        Ve geliyoruz VAGUS SİNİRİ STİMÜLASYONUNA…
        Fazla detaya girmeyeceğim ama Enflamasyon (iltihap) alıcı bir strateji olduğu bilinmeli bunun.
        Stephen Porges‘in geliştirdiği, 5 gün boyunca kulaklık takarak uyguladığınız bir yöntem bu.
        Tek kelimeyle muhteşem bir şey!
        Her çocuğun yapması lazım bunu, altı üstü 5 gün süren bir şey…

        Ve EN SONUNCUSU…
        İLKİ değil bakın bu, SONUNCUSU!
        Evet, Otizm tedavisinde Anti-retroviral İLAÇLAR kullanabiliyoruz.

        Çocuklar–çoğunlukla olduğu gibi–verilemeye çalışılan tedaviyi almaya yanaşmıyor/zorluk çıkarıyorlarsa,–herzaman çocuğun bir günde ne kadar şeyi alabildiğini soruyorum anne-babalara; 5’ten fazla mı, yoksa 3 ve üzeri mi, veya sadece TEK bir şey mi alabiliyor çocuk?
        Eğer YALNIZ 1 ŞEY alabiliyor, başka bir şey sokamıyorsanız sistemine çocuğun, o zaman ECZA İLACINI verin diyorum.

        Judy pekçok ilaçla tanıştırdı beni; ‘Truvada‘ bunlar arasından kullanımı en kolay olanı…
        Eşcinsel erkeklerin korunmadan cinsel ilişkiye girecekleri zaman aldıkları bir ilaç bu.
        Fakat 2 adet son derece güçlü Anti-Retroviral ajandan oluşuyor bu ilaç ve birlikte alındıklarında çok olumlu sinerjistik etki yaratıyor bu ajanlar.

        İngiltere’deki kliniğimizde 2 yaşındaki, 4 yaşındaki çocuklarda kullandım bu ilacı ve son derece başarılı sonuçlar elde ettik bu yöntemle.
        Biyolojik tedaviye gönül vermiş biri olarak benim için her ne kadar ŞOK edici olsa da bu, yaşlandıkça arada sırada ecza ilacı da kullanmaya başladım gibi duruyor,
        çünkü şikayet duymaktan sıkıldım artık: “efendim brokoli filizini aldım da midem hafif bir burkuldu sanki de, yok işte B5 verdim çocuk geri tükürdü de…” “öyle yaptım da böyle oldu da vs vs…”
        Pekala… O zaman şu Truva’dayı verelim bakalım diyorum böyle durumlarda. 25 mg kadar filan bir şey veriyoruz.

        Ve sanırım, hepsi bu…

        – Kızımın Dr. Bradstreet’in sayesinde bugüne gelebildiğini söylemek istiyorum bir de.
        Kızımı PEA’ya başlatmıştı, ben de şimdi eşime veriyorum bundan.
        Evet! Kocalarınızın PEA’ya ihtiyacı var. Babalar genellikle göz ardı ediliyor bu alanda fakat AYNI enfeksiyonlar kocalarınızda da var ve erkekler sağlıklı gözüküyorlar, çalışıyorlar çalışıyorlar, 55’e geldiklerinde pat diye düşüp ölüveriyorlar.
        Retrovirüsleri olan kadınlar ise 60’larına merdiven dayadıklarında haksizlikleri var diyelim, o sorunları var bu sorunları var filan… 85 olduklarında hala halsizler…yaş 95 HALA halsizler…
        Sonra artık yeter deyip bu dünyadan ayrılmaya karar veriyorlar, eşi 40 yıl önce göçmüş gitmiş zaten…
        Çok farklı şekillerde kendini gösteriyor görüyorsunuz sorun.
        Buradaki izleyici kitlesi olarak çokça kadınlardan oluşuyorsunuz, hanımlar, LÜTFEN kocalarınıza iyi bakın.
        Hastalık erkeklerde kendini farklı şekilde gösteriyor, fakat AYNI tedaviye onların da ihtiyacı var.
        Merhamet göstermek lazım erkeklere…

        – Hızlıca 2 soru soracağım:
        a. Suramin’i homeopatik formda mı sağlıyorsunuz hastalara? Doğru mu anladım?
        Klinghardt: Evet.
        – Bulabiliyoruz yani bu formunu ilacın?
        Iııh, hayır. Kendiniz yapmanız lazım(!) bunu.
        İzleyiciler arasında tanımadığımız-bilmediğimiz kimseler var biliyorsunuz…
        Şurası kesin ki, benim muayenehanemde bulamazsınız(!) bunu.
        – Anladım!
        Fakat var böyle bir ilaç, onu bilin.
        b. Ve bir de Lyme perspektifinden bir sorum olacak; kene tarafından ısırıldığınız diyelim, hala 30 gün içinde antibiyotik tedavisi öneriyor musunuz hani bu erken safhada?
        Evet, işin ilginç yanı, birçok antibiyotik anti-retroviral aktivite de gösteriyor.
        O yüzden, kene ısırmasını müteakip kullandığımız bu antibiyotikler retrovirüslere karşı da etkili.
        Fakat, kene mi ısırdı? Bizim uyguladığımız protokol şu:
        En az 3 hafta boyunca hayli yüksek doz(!) Doxycycline veriliyor hastaya (yetişkinde en az 400 mg olmalı doz, çocuğa da buna göre ayarlanıp veriliyor),
        Doxycycline’i 8 yaş altında kullanamıyorsunuz,
        çünkü dişleri siyaha döndürüyor.
        O yüzden 8 yaş altında Zithromax kullanılıyor.
        Ben hastalarıma bunlarla birlikte mutlaka ve mutlaka antiretroviral olarak ‘Takke çiçeği’ de veriyorum.
        Alması da kolay bunu üstelik, BioPure’ün beyaz toz haline getirdiği bir Baikalin ekstaktı var.
        Tadı filan olmayan bir toz bu, o yüzden çocuklar rahatlıkla alabiliyor.

        – Merhaba, benim oğlum Suramin kullandı, fakat 3 gün sonra vücudunun burasında kırmızı bir döküntü oluştu…Ve geceleyin de aşırı saldırganlaştı…İyileşme krizi gibi bir şey miydi bu sizce, yoksa alerjik filan olabilir mi oğlum buna?
        İğne şeklinde mi verdiniz yoksa ağızdan mı aldı ilacı?
        – Yarım damlalık dolusu ağızdan aldı…
        -Ne dediniz?
        – Yarım damlalık dolusu aldı…
        Yarım damlalık dolusu, anladım…Damlalıkla uygulanma şeklini bilmiyorum ben Suramin’in.
        Suramin’de yan etki olarak cilt kızarıklığı oluşabiliyor bazı durumlarda.
        Zararsız bunlar ve ilacı kestiğinizde de çok çabuk geçiyor zaten.
        Kullandığınız ürün hangisiydi bilmiyorum ama biz şu ana kadar Suramin’le hiçbir olumsuz deneyim yaşamadık, ne iğne şekliyle ne de homeopatik versiyonuyla…
        Homeopatik versiyonu harika iş çıkartıyor, sadece biraz daha uzun sürüyor istenilen noktaya gelmek.
        Yani, biz böyle bir etkiyle karşılaşmadık bugüne kadar.
        – Tamam, teşekkürler…

        – Çocuklarım bu yaz kampa gidecek, gidecekleri yer de keneye bağlı Lyme hastalığının en çok görüldüğü Wiskonsin. Önerebileceğiniz cilde uygulayabilecekleri doğal bir şeyler olur mu acaba, keneleri uzak tutmaya yarayacak?
        Alman silahlı kuvvetleri köpeklerle bir deney yaptı.
        Kaç keneyle döneceklerini görmek için alıp 100 köpeği ormana salıyorlar…
        Bir diğer 100 köpeğe ise ormana salmadan önce 2 gün boyunca Laden Çiçeği (CISTUS) çayı içiriyorlar…
        İlk grubun beraberinde getirdiği 100 kene başına Cistus içenlerde yalnız 1 kene olduğu görülüyor.
        Kene önleyici etkisi çok kuvvetli yani ve cilde uygulayabileceğiniz esansiyel (eter/uçucu) yağlar veya başka bir şey olsun, hepsinden daha etkili.
        – O zaman içmelerini öneriyorsunuz bunu çay olarak, peki bunu cilde de uygulasalar faydası olur mu?
        -Hayır, olmaz.
        Yalnız dahili olarak aldığınızda etkisi var bu bitkiyi.
        – O zaman yanlarına çay paketleyip verelim?
        – Hı hı… B1 vitaminin işe yaramadığını da söyleyelim yeri gelmişken, hani cildi kokutan vitamin desteği bu…
        – Evet, anladım.
        Ama Cistus (Laden) işe yarıyor.
        Fakat elbette bunun yanında kene var mı yok mu diye arayacaksınız da günün sonunda, Laden’i de ek olarak vereceksiniz.
        – Elbette…Teşekkür ederim.
        Fakat şuna kesinlikle katılıyorum tabii; çocuklara kampa filan gitsinler, gitmesinler değil… Fakat kene nedir, gerektiğinde ne yapılmalıdır çocuklara bunlar öğretilmiş olmalı.
        Ve açıkçası, kenenin endemik olarak görüldüğü bölgelerde, sivri sineklerin %80’inden fazlası Lyme Spiroketleri taşımakta.
        Yani, karar vermemiz lazım: Ya bir odaya tıkılıp tüm günü saklanarak geçireceğiz, ya da normal yaşantımıza devam edeceğiz.
        CISTUS benim için tüm dünyayı önüme açan, rahat yaşayabilmemizi sağlayan şey oldu.
        Doğada yürüyüşe de çıkarsınız bununla, gider çimene de yatarsınız…
        Elbette yine de dikkatli olacaksınız; örümcek varsa üstünüzde mesela, örümcek ısırığı da iş açabiliyor başımıza–[böceklerin] HEPSİ RETROVİRÜS TAŞIYOR bunların.
        Hepsi Lyme taşıyacak diye bir şey yok; kimi Bartonella taşıyor bunların kimi Ehrlichia kimi ise Rickettsia…
        Fakat bunları en etkili şekilde önleyen LADEN ÇAYI oldu şu ana kadar.
        – Teşekkürler.

        – Merhabalar,….
        -Bunu son soru olarak almak zorundayım yalnız, işaret ediyorlar arkadan…
        – Suramin’i sanki ömür boyu almamız gerekiyormuş gibi anladım ben? Etkisi 6 hafta sürüyor, sonra yeniden alınması gerekiyor dediniz…
        -Hayır, şöyle bakın…Suramin iğnesinin etkisi 6 hafta sürüyor vücutta.
        Burası çok net.
        Fakat Suramin’i yalnızca tedavi başlangıcında, sistemi yeniden normale döndürebilmek amacıyla kullanıyoruz.
        Çocukların çoğu en fazla 2 enjeksiyon almıştır bugüne kadar ve sayın FDA temsilcileri…
        Suramin’le tedaviyi burada, ABD’de yapmıyorum, yeniden hatırlatayım isterim…İngiltere ve İsviçre’de yapıyoruz bunu!
        Oralarda da hekimlik yapma ehliyetim var malum…
        Sonuç olarak, 2 kereden fazla verdiğimiz hakikaten nadirdir bu iğneyi.
        Bu iğnenin üzerine CISTUS, BAİKALİN (Takke çiçeği ekstraktı) ve B5 vitamini vs. gibi bahsettiğim diğer terapileri eklediğinizde, bunlar sistem normalizayon görevini devralıyor Suramin’den,
        ve iğneye artık gerek kalmıyor.
        -Tamam, anladım, teşekkürler.

        Ben de herkese teşekkür ederim...

        KAYNAK: https://vitamingiller.com/kanser-hiv...ch-klinghardt/

        Yorum yap

        Hazırlanıyor...
        X